İtalya’daki seyahatimiz Bari’den başladı, ancak Bari, rotamız üzerinde bir geçiş noktası olduğu için fazla vakit kaybetmeden Napoli’ye doğru yola koyulduk. Bari’den Napoli’ye giderken, her gişede kredi kartımdan birkaç Euro çekiliyor ve hoparlörden “Arrivederci” deniyordu. Yunanistan’daki gibi bir jest yapmalarını umuyordum ama İtalya’da her “Arrivederci” birkaç Euro’luk bir yol ücreti anlamına geliyordu. Yolculuk sırasında birkaç dinlenme tesisinde durduk. Bu tesisler bizim otoyollardaki büyük alışveriş merkezlerinden oldukça farklıydı, küçük, sade ve tertemiz yerlerdi. Yoğunluk olsa da herkes sıraya uyarak beklediği için sorun yaşanmıyordu. Ancak burada yaşadığım hoş bir anıyı paylaşmak isterim. Kasa sırası bana geldiğinde, kasiyere “Tea, please” dedim, ancak kasiyer anlamadı. Çay istediğimi anlatmaya çalışırken, karton bardakları ve poşet çayları işaret ettim ama kasiyer hâlâ anlamıyordu. Arkamda bekleyen bir beyfendi duruma müdahale ederek “Te” dedi. Kasiyerin “ah, sì, te!” demesiyle çayı alabildim. Yardım eden beyefendiye teşekkür ederken, bir harfin bile dilde ne kadar büyük bir fark yaratabileceğini düşündüm.

Napoli’ye ulaştığımızda ilk durağımız, tarihin izlerini taşıyan Pompei Antik Kenti oldu. 40’lı yaşlarımdan sonra tarihe olan ilgim iyice arttığı için Pompei’yi ziyaret etmek, sanki zamanda geriye gitmek gibi bir his uyandırdı. Girişte, Vezüv Yanardağı’nın şehri yok ettiği döneme ait insanlar cam bölmelerde sergileniyordu. Burada bir açıklama yapmak gerekirse, internette, Pompei’deki insanların taşa dönüşmüş gibi göründüğünü sıkça görebilirsiniz, ancak gerçek böyle değil. Yanardağın küllerle kapladığı bedenlerin oluşturduğu boşluklara araştırmacılar alçı karışımı dökerek insanların öldükleri zamandaki son hallerini elde etmişler. Bu nedenle ortaya çıkan görüntüler taşlaşmış bedenler olarak anlatılmaktadır.

Biletlerimizi alıp kente adım attığımızda, kendimi bir film setindeymiş gibi hissettim. Bugüne kadar gezdiğim birçok antik kentte taş üstünde taş kalmamıştı, ancak Pompei böyle değildi. Yanardağın küllerle kaplanması, kenti bugüne kadar koruyan doğal bir kalkan olmuştu. Girişin ilerisinde, gladyatör dövüşlerinin yapıldığı muhteşem Pompei Amfitiyatrosu bizi karşıladı. İç koridorlardan ilerleyip ortasına çıktığınızda, o dönemin şartlarına göre buranın ne kadar etkileyici olduğunu hemen anlıyorsunuz.

Sokaklarda yürüdükçe, bazı evlerin duvar yazılarını ve iç kısımlardaki resimleri hâlâ görebiliyorduk. Yolların taş döşemesi, yüksek kaldırımlar ve yaya geçidi olarak kullanılan büyük taşlar, dönemin yaşamına dair çok şey anlatıyordu. Yol boyunca karşılaştığımız sokak çeşmeleri, yalnızca su kaynağı olarak değil, aynı zamanda buluşma noktası olarak da kullanılıyormuş. Üzerlerindeki figürlerle süslenmiş heykel başları sayesinde bu çeşmeler, o dönemin halkı için adres bulmada ve buluşma noktası olarak büyük kolaylık sağlıyormuş.

Pompei’de işçi sınıfı evlerinden, asillerin ihtişamlı konutlarına kadar her kesimden yaşantıya tanık olabiliyorsunuz. Küçük işçi evleri dar sokaklara açılırken, zarif dekorasyonlara sahip evler iç avluları, sütunlu koridorları ve geniş odalarıyla dikkat çekiyordu. Bu evler, dönemin toplumsal yapısını ve zenginlikle sadeliğin nasıl bir arada yaşandığını gözler önüne seriyordu. Şehrin merkezi Forum ise ana caddelerin kesiştiği bir noktada, kamu binaları, tapınaklar ve ticari binalarla çevriliydi. Forum yakınında yer alan Bazilika, halkın toplandığı ve kamu görevlerinin yapıldığı bir yer olarak kullanılmış.

Pompei’de geçirdiğimiz süre boyunca, bir günde tüm kenti gezmenin mümkün olmadığını fark ettik. Gezimizi daha fazla uzatamadan, çıkışta bir ailenin işlettiği tezgahtan hatıra olarak biblo ve magnet aldık.

Pompei’den ayrıldıktan sonra Napoli’deki gezimize devam ettik. Napoli’de başlayan ve seyahatimin sonraki şehirlerinde daha çok emin olduğum bir konu ise İtalyanların bize çok benzemesiydi, ailelerine bağlı, sıcakkanlı ve samimi insanlar. Günlük yaşamda coşkulu, neşeli ve içten olmaları oldukça tanıdık geliyor. Trafikteki halleri ise İstanbul’u hatırlattı, ışıkta beklerken her yönden motorlar ve araçlar önüme geçiyordu, tıpkı İstanbul’da olduğu gibi burada da yolların kendine özgü kuralları var gibiydi.

Roma’ya giderken kaç defa “Arrivederci” sözü duyduğumu hatırlamıyorum, ama artık bu kelime bizim için bir espri konusu olmuştu. Gece yarısı Roma’ya vardık ve Trastevere’de tarihi bir binanın en üst katında kiraladığımız geniş dairemize yerleştik. Günün yorgunluğu ve ertesi gün Roma’yı keşfedecek olmanın heyecanıyla hızlıca dinlenmeye çekildik.

İki aile olarak Roma’da uyandığımız ilk sabahımızda, büyük bir İtalyan evinde tıpkı kalabalık bir İtalyan ailesi gibi yemek masasında toplanıp kahvaltımızı yaptık. Arabalarımızı evin orada bırakıp otobüsle Piazza Venezia’daki II. Vittorio Emanuele Abidesi’ni ziyaret etmeye karar verdik. Meydana varır varmaz II. Vittorio Emanuele Abidesi’nin ihtişamı ve büyüklüğü bizi hayrete düşürdü. Devasa beyaz mermerleri ve gösterişli sütunlarıyla İtalya’nın birliğini sağlayan Kral II. Vittorio Emanuele’ye duyulan saygının somut bir ifadesi olan bu yapı, adeta zamana meydan okuyordu. Merdivenlerden yukarı çıktıkça Roma’nın manzarası her basamakta daha da genişliyor. Anıtın en üst katına ulaştığımızda, Roma’yı yukarıdan izlemek şehrin tarihi dokusunu adeta elle tutulur hale getiriyordu. Devasa bronz heykelleri ve zarif figürleriyle büyüleyici bir yapıya hayran olmamak mümkün değildi.

Anıtın içinde İtalya’nın birleşme sürecini anlatan bayraklar, haritalar ve döneme ait belgeler sergileniyor. Kral’ın portreleri ve kişisel eşyaları, İtalyan tarihine dair bir pencere açıyor. Ayrıca İtalyan ordusu üniformaları ve savaş malzemeleri de ülkenin askeri geçmişine anlatıyor.

II. Vittorio Emanuele Abidesi’nden sonraki durağımız ise Trevi Çeşmesi oldu. Yurt dışında bu tarz gezilerde çok fazla yürüdüğümüzden fiziksel olarak yorgunluk olsa da yolda sürekli bir şeyler keşfetmek bu yorgunluğu unutturuyor. Trevi Çeşmesi’ne vardığımızda, çeşmenin büyüleyici güzelliği ve etrafındaki kalabalık dikkat çekiyordu. Mitolojik heykeller ve ince işlenmiş detaylarla süslenmiş olan bu Aşk Çeşmesi’nde, bir gelenek olarak herkes dilek dileyip çeşmeye para atıyordu. Biz de bu gelenekten geri kalmayarak dileğimizi dileyip paramızı attık. Ben de birçok insan gibi atılan paraların nereye gittiğini merak edip araştırmıştım, paraların toplandıktan sonra aşevleri ve sosyal yardım projeleri için kullanıldığını öğrenmek beni daha da mutlu etti.

Sonraki durağımız İspanyol Merdivenleri oldu. Roma’nın ikonik noktalarından biri olan bu merdivenler, Piazza di Spagna’yı üst kısımda yer alan kiliseyle buluşturuyor. Merdivenlerin eteklerinde, kayık şeklindeki tarihi Barcaccia Çeşmesi yer alıyor, bu sanatsal çeşme, meydanın ruhuna ayrı bir görsellik katıyor. Etrafı lüks mağazalar ve kafelerle çevrili meydanda bulunan merdivenlerde kısa bir mola verip bu Roma ritüelini biz de gerçekleştirdik.

Akşam olmadan önce rotamızı Piazza Navona’ya çevirdik. Canlı bir atmosfere sahip olan bu meydan, gün batımıyla birlikte adeta bir şenlik alanına dönüşüyor. Meydanın ortasında ve çevresindeki heykellerle süslenmiş çeşmeler, tarihi yapılar ve sokak sanatçılarının performanslarıyla Piazza Navona, bir sanat şöleni sunuyor. Sokak müzisyenlerinin canlı melodileri eşliğinde dinlenirken, günü noktalayıp kaldığımız yere dönmek üzere oradan ayrıldık.

İkinci güne Roma’nın en ikonik yapısı olan Kolezyum’u ziyaret ederek başlamak istedik. Kaldığımız yerden otobüse binerek Kolezyum’a yakın bir noktada indik ve tarihi yapıya doğru yürümeye başladık. Kolezyum’a ilerlerken karşımıza geniş bir arkeolojik alan çıktı, burası, antik Roma’nın sosyal, dini ve siyasi yaşamına dair izlerle doluydu. Alanda, bir zamanlar halka açık toplantıların yapıldığı görkemli yapılar, tanrılara adanmış tapınaklar, anıtlar ve bazilikaların kalıntıları dikkat çekiyordu. Tarihin 360 derece çevremizi sardığını hissetmek mümkündü, bazı yapılar M.Ö. dönemlerden, bazıları ise M.S. 80 yılından kalma olsa da tüm ihtişamlarıyla ayakta durarak insanı büyülüyordu.

Kolezyum’a ulaştığımızda, uzun bilet kuyruğunu görünce içeri girmenin mümkün olmayacağını anladık. Bunun üzerine, çevresinde vakit geçirip fotoğraflar çekerek bu anı farklı bir şekilde ölümsüzleştirmeye karar verdik. Kolezyum’un yan tarafında, üst kısımdaki yolun kenarında fotoğraf için en iyi açıyı sağlayan bir duvar olduğunu öğrenmiştik. Bizim gibi birçok kişinin de burada fotoğraf çekilmek için beklediğini gördük. Söz konusu Kolezyum olunca, güzel bir kare yakalamak için bile sıra beklemek gerekiyormuş!

Bu alan, turistlerin uğradığı bir yer olduğundan seyyar satıcıların da gözde yeri olmuş, turistler fotoğraf için beklerken, satıcılar aralarına karışarak satış yeteneklerini sergiliyordu. Afrika kökenli olduğunu düşündüğüm bir satıcı, nereden geldiğimizi sorarak sohbete başladı. Çocuklar “Türkiye” deyince, “Demba Ba! Demba Ba!” diyerek samimiyet kurmaya çalıştı ve elindeki bilekliklerden birini çocukların kollarına takmaya yeltendi. Biz “Hayır, teşekkürler” desek de hediye olduğunu iddia ederek ısrarını sürdürdü. Hediye olmadığını hepimiz biliyorduk ama çabasına karşılık, hatıra olarak küçük bir meblağ karşılığında iki bileklik alıp alışverişi tamamladık.

Fotoğraf sırası bize geldiğinde, duvarın üzerinde sırayla yerimizi alarak Instagram profil fotoğrafı olacak pozlarımızı verip bu anı ölümsüzleştirdik. Kolezyum’dan ayrıldıktan sonra, Pantheon’u görmek için yola koyulduk. Roma’nın en iyi korunmuş yapılarından biri olan bu antik tapınak, geçmişin izlerini ve mimari dehasını gözler önüne seriyordu. Kolezyum’un ihtişamından sonra Pantheon’un sağlam yapısını görmek, Roma’nın zengin tarihine bir kez daha saygı duymamızı sağladı.

Daha sonra dondurmalarımızı alıp Tiber Nehri boyunca uzun bir yürüyüşe başladık. Nehrin kıyısından Vatikan’a doğru ilerlerken, sağ tarafta, ihtişamıyla efsanelere konu olan Kutsal Melek Kalesi yükseliyordu. Kale, ismini, Papa I. Gregorius’un Roma’daki bir salgın sırasında bir melek gördüğünü iddia etmesinden almış, bu nedenle tepesinde kılıç tutan bir melek heykeli bulunuyor.

Vatikan’a girdiğimizde, Hristiyanlar için kutsal kabul edilen bu mekânın kendine has atmosferi hemen hissediliyordu. Katolik mezhebinin yönetim merkezi olan bu küçük şehir devleti, dini önemi kadar barındırdığı sanat eserleriyle de büyüleyici bir atmosfere sahip. Biz gittiğimizde, alanın ortasında sıralanmış birçok sandalye vardı, muhtemelen yaklaşan bir toplantı ya da etkinlik hazırlığı yapılıyordu. Bu nedenle binaları ziyaret etme fırsatımız olmadı, ancak St. Peter Meydanı’ndaki görkemli binaların üzerindeki heykeller bile tek başına etkileyiciydi. Her biri ince işçilikle oyulmuş olan bu heykeller, meydanın ihtişamını daha da artırıyor ve mekâna sanatın derin izlerini katıyordu.

Roma’daki son akşamımızda şehrin sokaklarını gezip gece yaşamına dair izleri keşfettik. Tarihi sokakların içerisindeki mekanlarda, insanların sosyal ve neşeli halleri dikkat çekiciydi. Hatta, kafelerin dışına taşarak kaldırım kenarlarında yaptıkları neşeli sohbetler, şehrin canlı ve samimi atmosferini daha da hissettirdi ve son gecemize ayrı bir keyif kattı.

Bir sonraki yazımda, sanat ve tarihin diğer efsanevi şehri olan Floransa’da buluşmak üzere…

Yorum bırakın

“Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerek.”

~ Hz. Mevlana