Roma’dan sabah erken saatlerde ayrılıp Floransa’ya doğru yola koyulduk. Yolculuğumuzun yaklaşık yarısında, Floransa’ya 100 kilometre kala bir park alanında biraz dinlenmek ve kahvaltı yapmak için mola verdik. Durduğumuz dinlenme tesisi, küçük bir gölün kenarında yemyeşil bir alandaydı. Piknikteymiş gibi tertemiz havada yaptığımız kahvaltı hem keyifli hem de oldukça dinlendiriciydi.
Floransa’ya ulaştıktan sonraki ilk durağımız, şehrin en güzel manzarasına sahip olan Piazzale Michelangelo’ydu. Meydana adım attığımızda, tam ortada Michelangelo’nun ünlü David heykelinin bronz bir dökümünü gördük. Biraz ilerleyince, Floransa’nın eşsiz manzarası gözlerimizin önüne serildi. Nehir boyunca sıralanan tarihi köprüler, Floransa Katedrali’nin ikonik kubbesi ve diğer görkemli yapılar tüm şehirle birlikte panoramik bir görüntü oluşturuyordu. Bu büyüleyici manzara karşısında bir süre durup şehri izledik ve burayı adeta bir harita gibi kullanarak gezimizi planladık.
Meydan, adını Rönesans döneminin dahi sanatçısı Michelangelo’dan alıyor. Michelangelo, İtalyan heykeltıraş, ressam, mimar olarak sanat dünyasında derin izler bırakmış bir sanatçıydı, bu nedenle meydan, onun anısına adanmış. Floransa’ya yukarıdan tekrar bakarak meydandan ayrıldık ve bu muazzam şehrin sokaklarını keşfetmek üzere yola koyulduk.
Arabalarımızı park ettikten sonra Floransa sokaklarında keşfe başladık, ilk durağımız Floransa’nın en eski ve en ikonik köprülerinden biri olan Ponte Vecchio oldu. Arno Nehri üzerinde yer alan ve 14. yüzyılda inşa edilen bu köprü, şehrin önemli sembollerinden biri olarak öne çıkıyor. II. Dünya Savaşı sırasında Floransa’daki tüm köprüler Almanlar tarafından bombalanarak yıkılmışken, yalnızca Ponte Vecchio zarar görmeden ayakta kalmayı başarmış. Köprünün orta kısmındaki açıklıktan nehir izleyebiliyor, iki yanına sıralanmış kuyumcu dükkânları arasında yürürken kendimi Kapalıçarşı ve çevresindeki küçük kuyumcuların arasında hissettim.
Ponte Vecchio’dan geçerken, köprünün üst kısmında uzanan gizli geçit olan Vasari Koridoru, köprünün sonuna vardığımızda daha belirgin hale geldi. Floransa’da yaşamış ve İtalyan Rönesans’ını etkilemiş olan Medici ailesinin önde gelen üyelerinden Cosimo de’ Medici’nin isteği üzerine, 1565 yılında Giorgio Vasari tarafından inşa edilen bu koridor, Medici ailesinin halk arasına karışmadan iki saray arasında hareket etmesi için tasarlanmış. İlk bakışta Vasari Koridoru, halktan kopuk yöneticiler için yapılmış gibi görünse de, aslında halktan uzaklaşmak için değil, güvenlik ve pratiklik sağlamak için düşünülmüştü.
Sonraki durağımız Piazza del Duomo’ya doğru, şehrin dar sokaklarını keşfederek yürüdük. Nereye bakacağımızı şaşırarak bazen bir bina cephesine bazen bir kapıya ama her daim tarihin içinden ilerleyerek, Floransa’nın merkezindeki bu ünlü meydana ulaştık. Meydanın odak noktasında Santa Maria del Fiore Katedrali yer alıyordu ve katedral yalnızca yüksekliğiyle değil, üzerindeki ince detaylar, renkli mermer cepheleri ve etkileyici süslemeleriyle hemen dikkat çekiyordu. Katedralin dış cephesinde beyaz, pembe ve yeşil mermerler, adeta bir dantel gibi işlenmişti, her bir taş büyük bir ustalıkla yerleştirilmişti.
Katedralin en dikkat çekici kısmı ise, Michelangelo Meydanı’ndan heybetiyle fark edilen ancak yanı başında çok daha etkileyici görünen devasa kubbesiydi. Avrupa’nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri olması nedeniyle meydan oldukça hareketliydi. Meydanda hediyelik eşya alabileceğiniz dükkânlar, kafe ve restoranlar bulunuyor, katedralin içine girmek için kuyrukta bekleyen kalabalık turist grupları ise hemen göze çarpıyordu. Bu meydan, Floransa’nın kültürel ve sanatsal mirasını derinlemesine hissettiğimiz bir nokta oldu.
Floransa’daki bir diğer önemli durak, şehrin tarihini ve sanatını bir arada sunan Piazza della Signoria’ydı. Bu meydana vardığımızda, Floransa’nın büyüleyici atmosferinin tam merkezinde olduğumuzu hissettik. Meydanın kenarında yükselen Palazzo Vecchio, görkemli ve etkileyici duruşuyla hemen dikkat çekiyordu. Alan, adeta bir açık hava müzesi gibi birbirinden etkileyici heykellerle doluydu, Michelangelo’nun ünlü David heykelinin bir kopyası, Cellini’nin Perseus heykeli ve diğer güçlü figürler burada sergileniyordu. Bir köşede, Loggia dei Lanzi adı verilen açık bir galeri yer alıyordu, heykellerin zarafeti ve meydana kattığı sanatsal atmosfer büyüleyiciydi ve birçok insan burada oturup meydanın keyfini çıkarıyordu.
Loggia dei Lanzi’nin köşesinde turistleri gezdirmek için bekleyen birkaç at arabası sıralanmıştı. Atların ayak sesleri ve ahşap tekerleklerin çıkardığı sesler, adeta insanı yüzyıllar öncesine götürüyor ve meydanın tarihi havasını daha da güçlendiriyordu.
Meydan yalnızca tarihi yapılar ve heykellerle değil, aynı zamanda çevresindeki lüks mağazalar ve şık restoranlarla da dikkat çekiyordu. Meydanı çevreleyen bu mağazalar, ziyaretçilere alışveriş ve dinlenme imkanı sunarken, ortada üzerlerinde şemsiyeler bulunan küçük seyyar stantlar yer alıyordu. Bu stantlarda turistler için hediyelik eşyalar ve küçük hatıralıklar satılıyordu.
Genel olarak İtalya, tarih ve sanatla iç içe bir ülke, ancak Floransa, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Botticelli ve Dante gibi ünlü sanatçı ve düşünürlerin yaşadığı ya da eserler verdiği bir şehir olmasıyla gerçekten büyüleyici. Burasını tam anlamıyla keşfetmek, her köşesini sindire sindire gezmek için uzun bir süre ayırmak gerekiyor. Biz ise seyahat rotamızı mümkün olduğunca çok yeri görebilmek üzerine planladığımız için, Floransa’ya hak ettiği kadar vakit ayıramadan Floransa’nın sanatsal atmosferinden ayrılarak Pisa’ya doğru yola koyulduk.
Pisa geldiğimizde, diğer İtalyan şehirleri gibi tarihi dokusu dikkatimizi çekse de, butik ve huzurlu bir şehir olduğunu hissettik. Arabalarımızı park ettikten sonra, İtalya’nın bir diğer ikonik yapısı olan Pisa Kulesi’ne doğru yürümeye başladık. Etrafı duvarlarla çevrili bir kapıdan içeri girdik. Kapının önünde hediyelik eşya satan birçok stant bulunuyordu. İçeriye adım attığımızda gözlerimiz hemen Pisa Kulesi’ni aradı ve kule, önündeki yapıların arkasında eğik bir şekilde dikkat çekiyordu. Yemyeşil bir alanda, Vaftizhane, Pisa Katedrali ve Pisa Kulesi, beyaz mermer cepheleriyle ışıl ışıl parlıyor, tüm ihtişamıyla meydanın atmosferini tamamlıyordu.
Biraz ilerleyince, meydandaki birçok ziyaretçinin ellerini kullanarak Pisa Kulesi’ni “düzeltmek” için açı ayarlayıp fotoğraf çektirdiğini fark ettik. Pisa’ya gelenlerin bu eğlenceli ritüelin bir parçası olmaması neredeyse imkânsız! Kimileri kulenin eğimini elleriyle destekliyormuş gibi poz verirken, kimileri ayağıyla itmeye ya da çantasına koyuyormuş gibi yaratıcı pozlar deniyordu. Biz de bu ritüele katılmadan geçmedik.
Daha sonra hediyelik eşya satan stantları gezip hatıra olarak biblolar ve magnetler aldık. Ardından, Pisa’nın sokaklarını adımlamaya ve şehrin kendine has atmosferini keşfetmeye başladık. Dar sokaklar, tarihi yapılar ve küçük kafelerle dolu bu şehirde her köşe başında farklı detaylar keşfettikten sonra Pisa’dan ayrıldık. Plana göre Cenova’ya geçmemiz gerekiyordu, ancak havanın kararmaya başlaması ve programın gerisinde kalmamız nedeniyle doğrudan Fransa’nın Nice şehrine gidip orada kalmaya karar verdik.
Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, tarihe olan ilgim 40 yaşımdan sonra arttı, ancak sanatı anlamak bambaşka bir şey. Bu seyahat boyunca sayısız heykel, resim ve etkileyici yapılar gördüm, fakat dürüst olmak gerekirse, ne kadarını gerçekten anladığımı bilmiyorum. Sanatın derinliğini kavramak, görmekten çok daha fazlasını gerektiriyor.
Gördüklerime ne kadar hayranlık duysam da bu yolculukta sanatı anlama konusunda ne kadar eksik olduğumu fark ettim. Bu farkındalıkla, bu yönümü geliştirebilir miyim bilmiyorum ama güçlendirmek için elimden geleni yapacağım.
Bir sonraki yazımda yolun bizi götürdüğü diğer yerlerde buluşmak üzere…

Yorum bırakın