Pisa’dan akşam saatlerinde yola çıktığımız için, bir rezervasyon sitesinden La Spezia’da yol üzerinde geceyi geçireceğimiz bir ev kiraladık. Planımız, geceyi burada dinlenerek geçirip sabah erkenden şarkılara konu olmuş Portofino’yu gezmek ve Cenova’ya ulaşmaktı. Ancak kiraladığımız adrese vardığımızda bizi karşılayan kimse yoktu ve kimseye ulaşmamız da mümkün olmadı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, sokak ortasında iki araba ve ailelerimizle beklemenin bir anlamı olmadığından yola devam etmeye karar verdik. Yorgunluk ve uykusuzluk, beni ve eniştemi giderek daha fazla zorlamaya başlamıştı.
Rotanın bu durağını dönüş yoluna bırakmaya karar verip, Portofino’yu pas geçerek Cenova’ya vardığımızda saat gece 3 civarındaydı. Nice’e doğru yola devam ettik. Cenova’dan yaklaşık 50 km uzaklaştıktan sonra bir park alanında biraz soluklanmak istedik. Ancak park alanına girince, arabada kısa bir uyku molası vermenin daha iyi bir fikir olduğuna karar verdik. Konforlu olmasa da geceyi arabada uyuyarak geçirdik. Birkaç saatlik kısa uykumuz sabah ışıklarıyla bölündü. Uyandıktan sonra kendimize çeki düzen verip yola çıkmak için hazırlandık. Böylece, planladığımızdan farklı başlayan bu yolculuğumuz bize yeni bir sürpriz sunmuş oldu.
Sabah erkenden Nice’e vardık ve ilk iş otele yerleşip, duş almak oldu. Gece arabada uyumak zorlayıcıydı ve geride bıraktığımız kilometrelerin yorgunluğu hepimizin üzerinde hissediliyordu. Fransız Rivierası’nın (Côte d’Azur) göz alıcı şehirlerinden biri olan Nice, turkuaz renkli denizi ve geniş sahilleriyle oldukça etkileyiciydi. Ancak biraz dinlenmeden gezmeye başlamak kimseye cazip gelmiyordu.
Biraz dinlendikten sonra, öğlen saatlerinde Nice’i keşfetmek için otelden çıktık. Otelimiz, havalimanı ile Nice’in merkezi arasında bir bölgede, sahile yürüme mesafesinde, bulvarın arkasındaki sokaktaydı. Old Town bölgesi biraz uzak olsa da yürünebilecek bir mesafedeydi. İlk olarak serinlemek için deniz kenarına gitmeye karar verdik. Nice’e geldiğim andan itibaren, deniz kenarındaki bulvar beni rahatsız etmişti. Belki zorunluluktan yapılmıştır, bilemiyorum; ancak deniz ile şehrin arasındaki yollar bana hep sevimsiz gelir. Yaşam, bir şekilde deniz kenarına kadar uzanmalı, aksi takdirde doğal olan şeyler bile yapay bir his bırakıyor.
Yolu geçtikten sonra, geniş bir kordon boyunca yürümeye başlıyorsunuz. Kordonun belirli bölgelerine yerleştirilmiş merdivenlerden, geniş ve uzun plajlara inmek mümkün. Biz de kamp sandalyelerimizi alarak plaja indik. Plajda yer yer kum olsada deniz kenarı ve içi çakıl taşlıydı. Açık deniz olduğu için doğası gereği oldukça dalgalı ve derindi. Bu nedenle, çocuklarla birlikte yüzmenin tehlikeli olabileceğini düşünerek kıyıya yakın alanlarda durmayı tercih ettik. Ancak dalgaların şiddetiyle kıyıdaki taşların vücudumuza çarpması can yakıcıydı. Bu yüzden deniz keyfini fazla uzatmadan, bir süre kıyıda oturup deniz manzarasını izlemeye karar verdik.
Akşam üzeri, Old Town bölgesini gezmek için otele dönüp hazırlıklarımızı yaptık. Kordon boyunca yaklaşık 45 dakika yürüdükten sonra bir parkın içinden geçerek Place Masséna’ya vardık. Meydan, etkileyici heykeller, tarihi binalar ve parklarla çevriliydi. Meydanın enerjisi, etrafını saran hareketli atmosferle birleşince tam bir cazibe merkezi haline geliyordu.
Biraz ileride, Promenade du Paillon isimli parkta, müzik eşliğinde dans eden su gösterisini izledik. Eğlenceli bu gösterinin ardından, suyun yerde oluşturduğu yansıma sayesinde harika fotoğraflar çekme fırsatı bulduk.
Hava karardığında Place Masséna daha da büyüleyici hale geldi. Heykellere, binalara ve yollara yansıtılan ışıklar sayesinde rengarenk bir görünüme büründü. Işıklandırma, meydana geceleri ayrı bir hava katıyordu.
Old Town bölgesinin içerisine doğru ilerledikçe, dar ve taş döşeli sokaklar boyunca sıralanan binalar bizi karşıladı. Kalabalık ve hareketli sokaklarına biz de uyum sağlayarak adım adım dolaştık. Sokakların tarihi dokusu, küçük kafeleri ve butik dükkanlarıyla bu bölgede dolaşmak, günün yorgunluğunu unutturdu. Nice’in bu bölgesi, geçmişi ve canlı atmosferiyle geceyi sonlandırmak için mükemmel bir noktaydı. Bir sonraki gün için enerji toplamak üzere tekrar otele doğru yola koyulduk.
Bir sonraki gün rotamız Monaco’ydu. Vatikan’dan sonra, dünyanın ikinci en küçük ülkesi olan Monaco, lüks yaşam tarzı, kumarhaneleri, yat limanları ve Formula 1 ile dünya çapında tanınan bir yerdi. Uzun zamandır çok istediğim bu küçük ülkeyi görmek için heyecanlanıyordum.
Nice ile Monaco arasında uzanan sahil şeridi, yol boyunca muhteşem manzaralar sunuyordu. Turkuaz deniz, yamaçların üzerindeki evler ve yemyeşil doğa, adeta bir kartpostal gibiydi. Ancak yolların virajlı ve dar olması nedeniyle, manzaraya fazla dalmadan dikkatli bir şekilde araba kullanmak gerekiyordu.
Monaco’ya girdiğimiz anda, her şeyin özenle düzenlenmiş olduğunu hissettim. Pırıl pırıl yollar ve şık detaylar, bana kendimi bir film setindeymişim gibi hissettirdi. Gezi boyunca olduğu gibi, burada da en ikonik nokta olan Monte Carlo’ya doğru devam ettik.
Monte Carlo, lüksün adeta “zirve noktası” diyebileceğimiz bir yer. Casino de Monte-Carlo’nun önünde, birbirinden gösterişli arabalar sıraya dizilmiş, adeta bir sergideymiş gibi parlıyorlardı. Hangi birine bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Ancak asıl dikkat çekici olan, o arabaların içinden inen kişilerdi. Öyle bir tavırla iniyorlardı ki, sanki dünyayı yönetmeye beş dakika ara verip kahve içmeye gelmiş gibilerdi. 😊
Herkesin yürüyüşü, “Dünya benim, siz bir bakıp çıkın” havasındayken, benimkisi “Şuradan bir selfie yapayım da hatıra kalsın” modundaydı. 😊
Monte Carlo, bu gösterişli dünyaya tanıklık etmek için harika bir yer. Kendinizi fakir hissetseniz bile, büyüleyici atmosfer tüm bu duyguları unutturuyor ya da unutmak istiyorsunuz. 😊
Monte Carlo’daki keyifli anlarımın ardından modumu bozmadan fotoğraf çekmeye ve çektirmeye devam ettim. Ancak sonrasında, ülkenin diğer kısımlarını keşfetmek için arabamızın yanına doğru yürümeye başladık. Uzaktan, arabanın ön camında sileceğe sıkıştırılmış bir kâğıt gördüm. Ne olduğunu hemen anlamıştım ama içten içe “Belki Monte Carlo’daki bir marketin broşürüdür” diye kendimi avutmaya çalıştım. Tabii ki öyle değildi. Biz arabalarımızı park ederken orada olan polis, sanırım biz gittikten hemen sonra cezayı yazıp cama koymuştu.
“Neyse, sağlık olsun” diyerek cezayı aldım ama kâğıdı elime alır almaz modum bir anda düştü. Çünkü 2450 Euro ceza yemiştim. Cezayı elime aldığımda, “Acaba burada cezalar her zaman bu kadar yüksek mi?” diye düşündüm. Sonuçta, Ferrari gibi lüks bir araca sahip birine keseceğiniz cezanın yüksek olması anlamlı olurdu. Ancak burada bir fark vardı, Benim Ferrarim yoktu! Tüm keyfim kaçmıştı. Ablam ve ailesini unutup arabaya binerek hareket ettim. Nereye gittiğim ise hiç belli değildi.
Bir süre sonra ablam aklıma geldi ve telefonla haber vermek istedim. Ama telefon Monaco’da çalışmıyordu. Bu satırları yazana kadar telefon konusundan hiç bahsetmediğimi fark ettim. Türkiye’den çıkarken kendi hatlarımızı yurt dışına açtırıp seyahate başladık. Ancak yolda internet bulmak kolaydı. Konakladığımız otellerde, kafe ve restoranlarda internete erişebiliyorduk. Bu yüzden hatlarımızı yurt dışına kapattık. Roma’da, Avrupa ülkelerinde kullanabileceğimiz bir hat satın almıştık. Ablam, seyahat boyunca kendi hattını kullanmaya devam ettiği için onun bir sıkıntısı yoktu. Ama bizim Avrupa hattı, Monaco’da çalışmıyordu ve ablama nerede olduğumuzu haber veremiyordum.
Mecburen ülke sınırları dışına çıkıp Fransa sınırında yol kenarında durarak arayıp durumu anlattım. Neyse ki dünyanın ikinci en küçük ülkesindeydik, ülke dışına çıkmamız pek uzun sürmedi. 🙂
Sonrasında tekrar Monaco’ya, ablamların yanına döndük. Ama bu sefer, Casino de Monte-Carlo’nun önündeki meydana yakın bir yerde kapalı otoparka arabayı park ettim. Artık başka bir cezayı kaldıracak durumda değildim. Keyifsiz bir şekilde etrafı gezdikten sonra, eniştem “Monaco’da ya da yakınlardaki plajlardan birine gidip yüzelim” dedi. Ancak ceza moralimi öyle bozmuştu ki, plaj fikrine bile sıcak bakamadım. Daha fazla kalamayacağımı anladım ve müsaade isteyip Nice’e dönmeye karar verdim.
Ceza konusunu bir kenara, Monaco hakkında kısa bir değerlendirme yapmam gerekirse, ülke küçük ama son derece düzenli ve iyi planlanmış. Şehirdeki lüks yaşam ve detaylar her köşede kendini hissettiriyor. Dar sokaklar, karmaşık tüneller ve yoğun trafik, ferahlık hissi sunmasa da Monaco’nun kendine has bir cazibesi olduğunu kabul etmek gerek.
Nice’e dönerken kendi kendime, “Bu cezayı kesinlikle ödemem. Zaten arabam Türk plaka, en fazla bir daha Monaco’ya bu arabayla gelemem” diye söyleniyordum. Ama bir yandan da “Ya bu ceza ileride vize başvurularında veya başka şekilde karşıma çıkarsa?” diye düşünmeden edemiyordum.
Artık kaçış yoktu. Durumu daha iyi değerlendirmek için Nice’e geri döndüğümde, torpidoya fırlattığım ceza makbuzunu bir kez daha elime alıp detaylıca incelemeye başladım. Polisin yazısına dikkatlice baktığımda, saatlerdir 2450 Euro diye kafamda büyüttüğüm cezanın aslında 22,50 Euro olduğunu fark ettim. Meğer 2’nin şapkası yokmuş ve virgülle birleşince 4 gibi görünmüş. Tabii benim el yazısını çözemeyip aşırı hayal gücümle birleştirmem, cezayı bir anda 2450 Euro’luk bir trajediye dönüştürmüştü.
Gerçeği fark ettiğim anda üzerimden büyük bir yük kalktı. Ancak bu ceza hikayesi, geziye dair unutulmaz anılarımızdan biri olarak hafızalarda yerini almıştı.
Plana göre rotamıza güney sahillerini gezerek devam edecektik. Ancak deniz ve sahilleri ile ünlü bu kıyılar yerine, kültür gezisi ağırlıklı bir rota izlemeye karar verdik. Akşam ortak bir kararla, rotamızı Paris’e çevirip dönüşü daha kuzeyden olacak şekilde planladık.
Öğlene doğru yola çıkarken, Nice’e kadar gelmişken Cannes’ı görmeden Paris’e geçmek istemedik. Bu yüzden önce Cannes’ı gezip ardından Paris’e devam etmeye karar verdik. Ablam ve ailesi, Cannes’ı daha önce gezdikleri için direkt yola çıktılar. Yolda yada Paris’te bir noktada buluşmak üzere ayrıldık.
Nice’ten ayrılıp Cannes’a geçtiğimizde, Nice’e kıyasla daha hareketli bir şehre geldiğimizi hemen fark ettik. Cannes’ın ünlü La Croisette Bulvarı, lüks otelleri, mağazaları ve plajlarıyla kalabalık bir kitleyi ağırlıyordu. Bulvarın ortasındaki palmiye ağaçları keyifli bir manzara sunarken, deniz kenarında yürüyüş yapanlar ve Akdeniz’in turkuaz sularını seyreden birçok kişiyle doluydu.
İlk durağımız, şehrin adını hepimize öğreten, Kırmızı Halı Festivali’nin yapıldığı Palais des Festivals et des Congrès, yani Kongre Sarayı oldu. Arabayı yakın bir noktaya park ettikten sonra Kongre Sarayı’na doğru yürümeye başladık.
Kongre Sarayı’na vardığımızda, festivalde gördüğümüz ihtişamlı fotoğrafların aksine, sıradan bir bina ve kırmızı yerine mavi bir halıyla karşılaşmak şaşırtıcıydı. Sanki ışıklar kapanmış, makyaj silinmiş gibi bir his uyandırıyordu. Sanırım bu kadar ünlü bir yeri daha görkemli olmasını bekliyorduk. Merdivenlerin biraz ilerisinde yer alan Ünlüler Kaldırımı ise Kongre Sarayı’nın bizde yarattığı eksik kalan atmosferini biraz da olsa tamamlamış oldu. Yine de hatıra için fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedik.
Cannes’daki keşfimizi tamamladıktan sonra, gezimizin bir sonraki rotası olan Paris’e doğru yola koyulduk. Önümüzde çok uzun bir yol olduğundan planımız, Lyon veya biraz daha ilerisinde bir yerde konaklayıp sabah Paris’e ulaşmaktı. Bu planla yola çıktık.
Lyon’a doğru ilerlerken, kalacağımız oteli seçmek için araştırma yapmaya başladık. Ancak yoldan çok uzaklaşmayacak bir yer bulmaya çalışırken işler karıştı. “Burası olmaz, diğeri güzel ama geride kaldı” derken, otel bulmak tam bir bulmaca haline gelmişti.
Yorgunluk iyice kendini hissettirmeye başlayınca, otel aramaktan tamamen vazgeçip, arabada uyuyacak uygun bir yer aramaya koyulduk. Artık otel yerine, “Arabada en rahat nerede uyunur?” diyerek dinlenme tesislerini değerlendirmeye başlamıştık. 😊
Planladığımızdan çok farklı bir hal alan bu yolculuk, bizi bir kez daha doğaçlamanın büyüsüyle baş başa bırakmıştı.
Sonunda Paris’e 350 km uzaklıkta bir tesisi uygun görüp arabayı park ettik ve artık daha fazla dayanamayarak konforlu olmasada uyumaya başladık. 😊
Paris ile ilgili detaylar için bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

Yorum bırakın