Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, Paris’e giderken yolda otel bulamadığımız için bir tesiste arabada uyumak zorunda kaldık. Ancak, bu kararın ne kadar kötü bir fikir olduğunu sabah olduğunda daha iyi anladık. Gece boyunca sürekli uyanıp durduk; koltukta uyumak hiç rahat değildi ve her tarafımız ağrıyordu. Yine de zorlu bir geceyi geride bırakmanın verdiği enerjiyle Paris’e doğru yola koyulduk. Ancak, hava değişmiş ve oldukça soğumuştu. Bu yüzden ilk olarak Paris’in dışında bir alışveriş merkezinde ablam ve ailesiyle buluştuk. Yaz mevsiminde olduğumuz için hazırlıksız yakalananlar adına birkaç parça kıyafet aldıktan sonra, kalacak yerimizi ayarlamaya karar verdik.

Tatilimizi bayramla birleştirmek, bu yolculuğu yapmamıza imkân tanımıştı. Ancak bayram, bizim dışımızda birçok ülke için de geçerli olduğundan, Paris rotasını son anda eklememiz ve rezervasyonlarımızı yolda yapıyor olmamız nedeniyle büyük bir sorunla karşı karşıya kaldık: Şehirde kalacak hiçbir yer bulamıyorduk. Uzun arayışların ardından, iki aile için kalacak yer bulmayı başardık; ancak mecburen ayrı yerlerde kalacaktık. Seçeneklerden biri, Paris’e 1,5 saat uzaklıktaki bir kasabada bulunan oteldi; diğeri ise şehir merkezine yakın bir evden oda kiralamaktı. Biz, şehrin dışındaki oteli tercih ettiğimizden, ablam ve ailesine merkeze yakın olan ev kaldı. Eşyalarımızı bırakmak ve biraz dinlenmek için otele doğru yola çıktık.

Otelimiz, Dreux’e bağlı Brezolles isimli küçük bir kasabadaydı. Otele doğru ilerlerken yol boyunca geniş tarım arazilerinin arasında ilerliyorduk. Geçtiğimiz yerleri izleyerek yol alırken, aklıma yıllar önce yaşadığım bir anı geldi. İş hayatına atıldığım ilk yıllarda çalıştığım firma, bir Fransız markasının Türkiye bayisiydi. Zaman zaman büyük projeler kapsamında Fransa’dan mühendisler gelir ve Türkiye’de çalışırlardı. Yine böyle bir dönemde, Paris’ten gelen bir mühendis hakkında teknik ekipten arkadaşlarımla sohbet ediyorduk. Mühendisin Paris’te çalıştığını söylediklerinde, içten içe merak ettiğim ve görmek istediğim bir yerden gelmiş olmasını biraz kıskanmıştım. O zamanlar yurtdışına hiç çıkmamıştım ve Fransa denildiğinde zihnimde oluşan tablo ve beklentilerim oldukça farklıydı. Paris’ten geldiğini duyunca, filmden fırlamış gibi birini beklemiştim. Ancak son derece normal ve mütevazı bir tarzı vardı.

Sohbetin ilerleyen kısmında arkadaşlarım, onun Paris’in merkezinde değil, yaklaşık 100 kilometre dışında yaşadığını ve her gün trenle merkeze gidip geldiğini söylediklerinde, “Merkezde yaşamadığı için mütevazı kalmış yani bizim gibi birisi” diyerek içten içe kendimi avutmuştum. Şimdi Paris’in dışındaki bu otele giderken, yıllar önceki o anı düşünüp kendi kendime, “O zaman Paris’ten gelen yabancıya ne kadar özendiysem Paris’e ilk geldiğim anda bile onun rotasını yapıyorum” diye içimden geçirip gülümsemiştim.

Otele vardığımızda, sevimli ve tertemiz bir butik otel bizi karşıladı. Odamıza yerleştikten sonra biraz dinlenip Paris’i gezmeyi planlıyorduk. Ancak hem dinlenme süresi hem de otelin şehirden uzaklığı düşünüldüğünde, günü kaybetme riskimiz vardı. Çok kısa bir hazırlık sonrası tekrar Paris’e doğru yola çıktık. İlk durağımız, her zamanki gibi, en ikonik nokta olan Eyfel Kulesi olacaktı.

Otelden şehre yolculuğumuzun uzun süreceğini biliyorduk, ancak o kadar çok kilometre yaptıktan sonra 100 kilometre gibi mesafeler artık gözümüzde büyümüyordu. Ayrıca ilk defa geçtiğimiz yerleri keşfetmek, yolu daha keyifli hale getiriyor ve yolculuğu kısaltıyordu. Şehre girdikten bir süre sonra nihayet Eyfel Kulesi’ni gördük ve adım adım ona yaklaşmaya başladık. Yakınlardaki bir otoparka arabayı park ettikten sonra kuleye doğru yürümeye koyulduk. Şehrin en turistik noktası olması nedeniyle çevrede yoğun bir insan kalabalığı vardı.

Eyfel Kulesi’nin hemen altında bulunan parka girerek birkaç hatıra fotoğrafı çekmek istedik. Ancak bu hareketimiz, turist olduğumuzu anında belli etmiş olmalı ki, etraftaki seyyar satıcıların hedefi haline geldik. Eyfel çevresi, sadece turistlerin değil, aynı zamanda Afrika kökenli olduğunu düşündüğümüz seyyar satıcıların da uğrak noktasıydı. Şampanya, anahtarlık, magnet ve ışıklı oyuncaklar gibi ürünler satan bu satıcılar sürekli yanınıza yaklaşıyordu. Birini savuşturduğunuzda, hemen bir diğeri beliriyordu. Bu durum, turistler için adeta bir sabır testi gibiydi.

Parkta rahatsızlık veren bir diğer unsur ise kuş pisliklerinin keskin kokusu ve genel bakımsızlık hissiydi. Bu durum, bizim şanssızlığımıza mı denk geldi bilmiyorum; ancak bu ortam daha fazla parkta kalmamıza engel oldu. Sonunda parktan çıkıp Seine Nehri’nin karşı tarafına geçmeye karar verdik.

Eyfel’in karşısında yer alan Place du Trocadéro, Eyfel Kulesi ile harika fotoğraflar çekilebilecek geniş bir alana sahip. Alt tarafındaki yeşil alanıyla da oldukça hoş bir atmosfer sunuyor; ancak yoğun kalabalık nedeniyle tam karşısına oturup rahatça izlemek pek mümkün değildi. Oradaki herkes, Paris’e ait en iyi açıdan fotoğraf çekme ritüeli için adeta bir köşe kapmaca oynuyordu.

O kalabalığın içinde, park içerisindeki iki kişi dikkatimizi çekmişti. Fıskiyelerin yan tarafında bulunan çimlerin üstüne piknik örtülerini sermiş, yanlarında bir piknik sepeti ve ellerinde kadehleriyle Eyfel’i izliyorlardı. Herkesin fotoğraf çekme yarışına girdiği o atmosferde, onlar o anın gerçekten tadını çıkarıyor gibiydi. Bir süre sonra inanılmaz bir yağmur bastırdı. Bulunduğumuz alanda sığınacak bir yer olmadığından, kendimizi bir yere atmaya çalışırken epey ıslanmıştık. Arabaya gidip şemsiye ve kıyafet takviyesi yapıp geri döndüğümüzde, parktaki çiftin geniş bir şemsiye altında aynı şekilde oturup keyiflerine devam ettiğini görünce, “Bu bir şaka mı?” diye düşünüp gülümsemekten kendimizi alamadık. Biz de onların kadar olmasa da kenardaki banklara oturup her saat başı ışık gösterisi yapan Eyfel’i izlemeye koyulduk.

Biz oradayken, Avrupa Şampiyonası Elemeleri kapsamında Türkiye – Fransa maçı oynanıyordu. Fransız taraftarların coşkulu grubu Place du Trocadéro’yu adeta bir tribüne dönüştürmüştü. Yanan meşaleler ve tezahüratlarla ortam tamamen kızıla boyanmıştı. Bir yandan Eyfel Kulesi’nin büyüleyici manzarasını izlerken, diğer yandan bu coşkulu atmosferi deneyimliyorduk.

Saat ilerledikçe yorgunluk kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Otele dönüş yolunu da göz önünde bulundurarak, daha fazla geç saate kalmadan yola koyulduk. Navigasyonun yönlendirmesiyle bir süre sonra ana yoldan çıkıp tarlaların arasına dalınca, yanlış yola sapıp kaybolduğumuzu düşünmeye başladım. Ancak adres doğruydu; muhtemelen navigasyon, yolu ya da zamanı kısaltmak için bizi bu rotaya sokmuştu. Yol boyunca tarlaların arasından yola çıkan tavşanlarla karşılaşıyorduk. Tavşanlar bizi görünce şaşkınlıkla kaçarken, biz de onları görünce aynı şaşkınlığı yaşıyorduk. Bu karşılaşmalar, eşliğinde otele varıp ertesi gün için dinlenmeye koyulduk.

Sabah uyandığımızda güneşli ve güzel bir hava bizi karşıladı; nihayet Paris’e yaz gelmişti. Otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra, bu güzel havayı değerlendirip şehri yürüyerek gezmek için otelden ayrıldık. İlk iş olarak, Eyfel çevresinde merkezi bir noktada arabamızı park ettik ve yürümeye başladık. Bugün, oğlumun doğum gününe denk geldiği için Eyfel manzarasında küçük bir kutlama yapmak istedik. Küçük bir pasta almayı planlıyorduk, ancak aradığımız gibi bir yer bulamayınca Eyfel’in karşısındaki bir büfe diyebileceğim yerden küçük bir kek alıp sembolik de olsa kutlama yapmaya karar verdik.

Büfenin önündeki uzun kuyruğa girip beklemeye başladığımda, sıranın krep içerisine sürülen Nutella için olduğunu fark ettim. Kek alacağım için sıra beklememe gerek olmadığını düşünerek öne geçip durumu anlatmak istedim. Ancak büfedeki görevliler, sıradan ayrılmamam gerektiğini söyleyip durdular. Mecburen, pişirilen kreplere sürülen bolca Nutella’yı izleyerek uzun bir süre beklemek zorunda kaldım. Sanırım daha önce bir kek almak için bu kadar beklememiştim! 😊

Sonunda keki almayı başardık. Mum bulamadığımız için sosyal medya uygulamalarındaki emojilerle bu eksikliği giderip Eyfel manzarasında küçük bir kutlama yaparak oğlumun doğum gününü ölümsüzleştirdik.

Doğum günü kutlamasının ardından, Paris’in en ünlü caddelerinden biri olan Şanzelize’ye (Champs-Elysees) doğru yola koyulduk. İlk dikkatimi çeken şey caddenin düzeni ve genişliğiydi. İki tarafını süsleyen ağaçlar ve simetrik binalar, caddeye kusursuz bir estetik katmıştı. Caddenin sonunda tüm ihtişamıyla yükselen Zafer Takı, caddenin görkemini daha da artırıyordu.

Şanzelize’deki gezimizi tamamladıktan sonra, rotamızı Louvre Müzesi’ne çevirdik. Louvre Müzesi, tarihi dokusu ve modern cam piramitleriyle oldukça etkileyici bir görünüme sahipti. Ancak yoğun kalabalık nedeniyle içeri girip gezmenin mümkün olmayacağını düşündüğümüz için dışarıdan keşfetmeyi tercih ettik. Müzenin hemen önündeki meydanda, cam piramidin ucunu tutuyormuş gibi pozlar vererek buraya özgü klasik bir ritüeli de yerine getirdik.

Louvre’u geride bıraktıktan sonra, Seine Nehri’nin kenarında yürümeye karar verdik. Nehir boyunca uzanan yürüyüş yolları oldukça keyifliydi; Paris’in tarihi yapıları ve köprülerinin manzarası eşliğinde yürümek gerçekten etkileyiciydi. Yol boyunca sokak sanatçıları ve kitap tezgâhlarıyla karşılaştık. Çevredeki insanlar gibi biz de bir süre oturup etrafı izledik ve bu huzurlu atmosferin tadını çıkardık. Nehrin sakinliği, şehrin kalabalık noktalarından sonra adeta bir rahatlama molası gibiydi.

Nehir kenarındaki yürüyüşümüzü tamamladıktan sonra, akşam saatlerinde gezi rotamızı ve dönüş planımızı yeniden değerlendirdik. Paris’e kadar gelmişken Belçika ve Hollanda’yı da görmek istesek de, azalan izin günlerimiz ve önümüzdeki uzun yolculuk planı nedeniyle rotamızı tekrar gözden geçirmemiz gerekiyordu. Akşam, ablam ve ailesiyle bu konuyu konuşarak farklı rotalar üzerine fikir alışverişi yaptık. Onların biraz daha vakti olduğu için Paris’ten Avusturya’ya doğru bir rota çizmeyi düşündüklerini söylediler. Biz ise Milano ve Venedik üzerinden bir dönüş rotası planladığımızdan yollarımızı ayırmaya karar verdik. Akşam, “İstanbul’da görüşürüz” diyerek Paris’te vedalaşıp otele doğru yola koyulduk.

Sabah otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra Paris dışında bir alışveriş merkezine uğrayıp ihtiyaçlarımızı tamamladık. Ardından öğlen saatlerinde Cenevre’ye doğru yola çıktık. Cenevre’ye akşam saatlerinde vardığımızda, şehir inanılmaz derecede sakindi. Sokaklar neredeyse bomboştu; sanki bir film setindeydik ve çekim sonrası herkes ortadan kaybolmuştu. Avrupa’da insanların mesai saatlerinden sonra genelde evlerine çekildiğini biliyorduk, ancak Cenevre’nin bu kadar sessiz olmasını beklemiyorduk.

Gelmişken şehri turlamaya çalıştık, ancak neredeyse her yerin kapalı olması nedeniyle gezimiz pek keyifli olmadı. “Yapacak bir şey yok” diyerek geziyi kısa kesip otele gitmeye karar verdik. Cenevre’yi kapsamlı bir şekilde gezebilmek çok güzel olurdu, ama planımızın bir parçası olmadığı için bu eksiklik üzerinde fazla durmadık. Yolculukta bu tür sürprizlere artık alışmıştık.

Yolculuğa dair diğer detaylar için bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

Yorum bırakın

“Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerek.”

~ Hz. Mevlana