Sabah uyandığımızda, Cenevre’nin sakin atmosferi halen hissediliyordu. Otelde hızlıca kahvaltımızı yaptıktan sonra, uzun bir gün bizi bekliyordu. Bugünkü rotamız, İtalya’nın moda başkenti Milano’dan geçerek akşam saatlerinde Venedik’te konaklayacağımız otele ulaşmaktı. Yaklaşık yedi saatlik bir yolumuz olduğu için erkenden yola çıkmak istedik. Milano’da uzun uzun vakit geçiremeyeceğimizi biliyorduk; ancak gündüz saatlerinde orada olmak, en azından şehrin ikonik noktalarını görme fırsatı sağlayacaktı.
Cenevre’den ayrıldıktan kısa bir süre sonra tekrar Fransa topraklarına girdik. Yol boyunca karşılaştığımız yeşillikler ve manzara bana Karadeniz’i anımsattı. Elbette birebir aynı değildi ama o doğal yoğunluk insana tanıdık bir his veriyordu. Özellikle doğa ile baş başa kalınan yollarda yolculuk daha keyifli oluyordu.
Mont Blanc Dağı’na doğru yaklaştıkça manzara daha da etkileyici bir hal aldı. Dağın görkemi uzaktan bile hissediliyordu. Zirvesi bembeyaz karla kaplıydı ve sanki gökyüzüne uzanıyordu. Hepimiz bu heybetli dağ karşısında büyülenmiş ve onu hayranlıkla izliyorduk.
Bir süre sonra ileride bir gişe görünce, güvenlik amaçlı bir kontrol noktası olabileceğini düşünerek herkesin pasaportunu hazırlamasını istedim. Yaklaştığımızda ise bunun Mont Blanc Tüneli’nin gişesi olduğunu fark ettim. Pasaportları hemen bırakıp son kez Fransa karayoluna para ödemek için kredi kartımı hazırladım.😊
Mont Blanc Tüneli, Fransa ile İtalya’yı Alplerin altından birbirine bağlayan oldukça uzun bir tünel. Açıkçası bu tünel olmasaydı bu koca dağ nereden ve nasıl geçilirdi, geçiş ne kadar sürer ya da ne kadar zorlu olurdu hiçbir fikrim yok ama bu heybetli dağı görünce bana iyi ki yapmışlar dedirtti. Tünele dair biraz detay vermem gerekirse 1965 yılında hizmete açılmış daha sonra 1999 yılında yaşanan yangın sonrası tünel 3 yıl kapalı kalıp modernize edildikten sonra yeniden hizmete girmiş. Alışık olduğumuz yeni nesil çok şeritli tüneller gibi değil, iki şeritli (bir gidiş, bir geliş) ve yaklaşık 12 kilometre uzunluğa sahip. İçinden geçerken, üzerimizde o devasa dağın olduğunu bilmek, insanın içini ister istemez biraz ürpertiyor.
Tünelden çıktığımızda artık İtalya sınırlarına girmiştik. Manzara değişmişti ama güzellik azalmamıştı. İtalya’nın kuzeyinde, dağların eteklerinden kıvrılarak ilerleyen yollar eşliğinde manzarayı izleyerek yolculuğumuza devam ettik. Birkaç kısa mola ile uzun yolun yorgunluğunu üzerimizde tutmamak için güzel gördüğümüz yerlerde dinlendik.
Öğle saatlerine doğru Milano şehir merkezine ulaştık. Arabamızı Duomo Meydanı’na oldukça yakın bir otoparka park ettikten sonra keşfetmek için bir yürüyüşe çıktık. Milano’da geçireceğimiz süre kısıtlıydı, bu yüzden en ikonik yerleri görebilmek bizim için yeterli olacaktı.
Duomo Meydanı oldukça kalabalıktı. Meydana adım atar atmaz gözümüz, ihtişamlı mimarisiyle öne çıkan Milano Katedrali’ne (Duomo di Milano) takıldı. Eşsiz gotik detaylarla bezeli, heykellerle süslenmiş bu devasa yapının işçiliğine hayran kalmamak mümkün değildi. Meydanın ortasında yer alan Kral II. Vittorio Emanuele’ye ait büyük heykel de meydanın görkemini tamamlıyordu. Ayrıca meydanı çevreleyen binaların uyumu ve hemen yanı başındaki, dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olan Galleria Vittorio Emanuele II dikkat çekiyordu.
Duomo Meydanı, Milano denince akla gelen ilk yerlerden biri. Şehrin canlılığını ve tarihi dokusunu bir arada yaşatıyor. Meydandaki insanlar, sokak sanatçılarının performansları eşliğinde sohbet ediyor, keyifli vakit geçiriyorlardı. Biz de meydana sadece birkaç adım uzaklıktaki Galleria Vittorio Emanuele II’ye girdik. Cam tavanıyla doğal ışık alan bu tarihi yapı, lüks mağazaları ve şık kafeleriyle göz kamaştırıyordu. Milano’ya gelen herkesin mutlaka uğradığı bu galeride, biz de geleneksel hale gelen kubbe altında fotoğraf çektirme ritüelini yerine getirdik.
Galeride yürürken mimari detaylara, mağazaların şıklığına ve ortamın genel havasına bakınca Milano’nun tarzını çok net hissedebiliyorduk.
Kısa bir kahve molasının ardından, zamanımız sınırlı olduğu için Milano’dan ayrılmamız gerekiyordu. Kısa bir ziyaret olsa da bizim için unutulmazdı ve bir sonraki durağımız olan Venedik için yeniden yola koyulduk.
Akşam üzeri otelimize ulaştık. Aracımızı otelin karşısındaki otoparka park ettikten sonra, kısa bir hazırlığın ardından Venedik’in meşhur kanallarını ve akşam atmosferini yaşamak üzere dışarı çıktık. Otelin hemen önünden geçen tramvaya binerek merkeze doğru yola koyulduk.
Tramvaydan indiğimizde hava çoktan kararmıştı. Bir süre yürüdükten sonra, Büyük Kanal üzerindeki iskelelerden birine ulaştık. Normalde bu tekneler, adalar arası ulaşım için kullanılıyor. Ancak biz de “Venedik’e gelmişken bu deneyimi yaşamalıyız” diyerek, karşı kıyıya vaporettoyla geçmeye karar verdik. Köprüden yürüyerek geçebileceğimiz bir mesafe olmasına rağmen, sırf bu anı yaşamak adına bilet almak üzere kioska yöneldim. Ücretle yüzleştiğimde bir an geri adım atmak istesem de artık karar verilmişti. 😄
Vaporettoyla karşıya geçtikten sonra, Venedik’in dar ve karakteristik sokaklarında yürümeye başladık. Köprülerden geçerek, maskelerle süslenmiş hediyelik eşya dükkanları, renkli vitrinler ve küçük kafeler arasında dolaşmak oldukça keyifliydi. Hedefimiz, şehrin en ikonik noktalarından biri olan San Marco Meydanı’na ulaşmaktı.
San Marco Meydanı’na vardığımızda ilk dikkatimizi çeken, yüksekliğiyle tüm meydana hakim olan çan kulesi (Campanile di San Marco) ve hemen arkasındaki görkemli San Marco Bazilikası oldu. Çan kulesi, bazilika ve meydanı çevreleyen tarihi binalar loş ışıklarla aydınlatılmış, akşamın atmosferini büyüleyici hale getirmişti. Meydan oldukça kalabalıktı. Çevredeki restoranlarda oturanlar akşamın keyfini çıkarırken, meydandaki seyyar stantlar ortama ayrı bir canlılık katıyordu.
Biz de bu güzel akşamda kalabalığa karıştık. Çan kulesinin hemen yanındaki kıyıdan, şehrin deniz üzerine yansıyan ışıklarını izledik. Bu manzara eşliğinde ertesi gün için planlarımızı yapıp, ilk akşamımızı sonlandırarak otele dönüş yoluna geçtik.
Sabah uyanıp otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra, otelin hemen yanında bulunan bir kahve dükkanından kahve alarak dışarıdaki yeşilliğe bakan masalarda biraz keyif yaptık. Ben kahveden pek anlamam ama eşim iyi bir kahve tüketicisidir. O gün içtiğimiz kahvenin oldukça lezzetli olduğunu söyledi. “İtalya’dayız, normaldir” diyebilirsiniz ama asıl ilginç olan, kahve dükkanının Uzak Doğulu kişiler tarafından işletiliyor olmasıydı. İçeri girdiğiniz anda, çalışanlardan müşterilere kadar neredeyse herkesin Uzak Doğulu olduğunu fark edebiliyordunuz. Elbette bu lezzetli kahveyi hazırlama ve demleme yöntemlerini İtalya’da öğrenmişlerdir ama bu durum bana oldukça ilginç gelmişti.
Kahve keyfinden sonra, Venedik merkezine gitmek üzere otelin önünden geçen tramvaya bindik. Venedik’te de diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi güven esaslı bir toplu taşıma sistemi var. Toplu taşıma araçlarına binerken kimse size bilet sormaz. Ancak zaman zaman kontroller yapılır ve eğer biletiniz yoksa ceza ödemek zorunda kalırsınız. Biz tramvaya binmeden önce yakınlardaki bir büfeden biletlerimizi almıştık, ancak biletleri doğrulatmamız gerektiği hiç aklımıza gelmedi. Yolculuk sırasında bir görevli kontrol için bizim biletlerimizi görmek istedi. Biletimizi gösterdik fakat doğrulatmadığımız için nazikçe uyardı ve nasıl doğrulamamız gerektiğini gösterdi. Herhangi bir ceza durumu yaşamadık ama o an içimden “keşke etrafı izlediğim kadar binen diğer yolcuların ne yaptığına biraz dikkat etseymişim” diye geçirdim.
Tramvaydan indikten sonra, Büyük Kanal üzerindeki köprüden geçerek karşıya yürüdük. Kanal boyunca sıralanmış lüks tekneler hemen dikkat çekiyordu. Kimi özel görünümlü, kimi su taksisi olarak hizmet veren bu tekneler, şehrin karakteristik dokusuyla birleşince etkileyici bir manzara oluşturuyordu. Bu manzara eşliğinde yürürken, bir yandan fotoğraf çekiyor, bir yandan da labirent gibi dar sokakları keşfetmekten büyük keyif alıyorduk. Her adımda yeni bir detay, yeni bir köprü ya da küçük bir meydanla karşılaşıyor. Venedik’te kaybolarak keşfetmenin keyfini çıkarıyorduk.
Hava oldukça sıcaktı. Bazı alanlardaki çeşmelerden herkes şişelerini doldurup su içiyordu. 90’lı yılların başına kadar musluk suyu içmeye alışkın bir nesil olarak bu görüntü bize tanıdık geliyordu. Ancak damacana suların hayatımıza girmesiyle birlikte, çeşme suyuna mesafeli yaklaşmaya başlamıştık. Sadece denemek için şişeye az bir miktar su doldurup içtik. Ama muhtemelen ön yargılı yaklaşmamızdan olacak ki pek beğenmedik. Sonuç olarak bir büfeye yönelip, dövizle su satın almanın tüm ağırlığını hissettiğimiz bir alışverişle bugüne kadar içtiğimiz en pahalı suyu içmiş olduk. Su serinlettiyse de içimizi biraz yaktı diyebilirim. 😄
Venedik sokakları, gerçekten de bir labirent gibi. Daracık geçitlerde nereye gittiğinizi bilmeden yürümek ilk başta karışık gelse de bir süre sonra bu bilinmezlik keyifli bir keşfe dönüşüyor. Bazen kalabalığı takip ediyor, bazen de navigasyon yardımıyla yönümüzü buluyorduk. Bu şekilde, kaybolmayı göze alarak bol bol fotoğraf ve video çekerek yürümeye devam ettik.
Bir süre sonra nihayet Venedik’in ikonik noktalarından biri olan Rialto Köprüsü’ne ulaştık. Büyük Kanal üzerindeki en eski köprü olan bu yapı, uzaktan bakıldığında bile mimarisiyle çok dikkat çekiyordu. İki yakayı birbirine bağlamasının yanı sıra, üzerindeki kuyumcular, hediyelik eşya dükkanları ve küçük butikler sayesinde aynı zamanda hareketli bir alışveriş noktasıydı. Köprü hem ön hem de arka tarafında yer alan merdivenleriyle iki farklı yürüyüş hattı sunuyor. Ayrıca ortadaki geçitler, dükkanların arkasındaki merdivenlere açılıyor. Bu sayede köprünün içinden geçenlerle dış hattında yürüyenlerin yolu farklı kollarda kesişebiliyor. Köprünün üzerinden kanalın manzarasını izlemek ve bu tarihi yapının içinde yürümek gerçekten çok keyifliydi.
Rialto Köprüsü’nden geçtikten sonra, dar Venedik sokaklarında gezinmeye devam ettik. Kanallardaki gondollar, Venedik’te halen aktif olarak kullanılan ulaşım araçları arasında yer alıyor. Şehrin büyülü atmosferine öyle güzel uyum sağlıyorlardı ki, kendinizi adeta bir film sahnesindeymiş gibi hissediyorsunuz.
Gondolla kanal turu tamamen turistik bir aktivite olduğu için oldukça pahalıydı. Açıkçası bizim ilgimizi çekmediğinden binmeyi düşünmedik. Yine de gondolların, Venedik’in sembollerinden biri olduğu ve kanallar boyunca sunduğu görüntüsüyle şehre eşsiz bir hava kattığı da inkar edilemezdi.
Bir süre sonra yeniden San Marco Meydanı’na ulaştık. Gündüz vakti de gece olduğu gibi kalabalık ve hareketliydi. Meydanı çevreleyen binalar, San Marco Bazilikası ve çan kulesi, gün ışığında da oldukça etkileyiciydi. Biraz ilerde, gondolların kalktığı alanın biraz ötesinde, kanala uzanan “Ahlar Köprüsü” (Ponte dei Sospiri) yer alıyordu. Burası, tarihî mahkeme binası ile hapishaneyi birbirine bağlayan bir köprü. Rivayete göre mahkûmlar, hapishaneye götürülmeden önce bu köprüden geçerken, dar pencerelerden son bir kez Venedik’e bakar ve iç geçirirlermiş. Bu nedenle köprüye “Ahlar Köprüsü” adı verilmiş.
San Marco Meydanı, yalnızca bugünün ziyaretçileri için değil, geçmiş dönemler için de çok özel bir yere sahip. Bugün turistlerin dolaştığı, çocukların oynadığı, sokakta müzik seslerinin yankılandığı bu meydan, orta çağ ve rönesans dönemlerinde, halka açık cezalandırmaların ve idamların gerçekleştirildiği bir alan olarak kullanılmış.
San Marco Meydanı çevresinde biraz daha zaman geçirdikten sonra, Venedik’in dar sokaklarında ve küçük meydanlarında dolaşmaya devam ettik. Her köşe başında farklı bir detay, neredeyse her sokakta ayrı bir hikaye vardı. Gün boyunca pek çok ara sokağı gezip gözümüze çarpan detayları fotoğraflamaya çalıştık. Renkli pencere pervazlarından kanal kenarındaki eski taş duvarlara kadar her şey, bu eşsiz şehrin karakterini yansıtan güzelliklerle doluydu.
Vakit ilerledikçe günün yorgunluğu da kendini hissettirmeye başladı. Dönüş yoluna geçmeden önce, “İtalya’daysak gerçek bir İtalyan pizzası yemeden olmaz” diyerek, bir pizzacıda günün yorgunluğunu atarken, taş fırında pişmiş ince hamurlu klasik pizzanın tadını çıkardık.
Artık enerjimiz azalmıştı ve dinlenme vakti gelmişti. Yemeğin ardından tramvayla otelimize döndük. Yorucu ama bir o kadar da keyifli geçen bu günün ardından, Venedik’in tarihi dokusu, eşsiz atmosferi ve kendine has yapısı bize unutulmaz anılar kazandırmıştı. Artık dinlenme vaktiydi. Ertesi gün bizi yeni bir rota, yeni bir ülke ve bambaşka maceralar bekliyordu.

Yorum bırakın