Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra, yola çıkmadan önce kahve dükkanından aldığımız kahvelerle dışarıda kısa bir mola verip keyifli bir başlangıç yaptık. Ardından arabamıza binip rotamızı Hırvatistan Zadar’a çevirdik. Yolda giderken kızım Slovenya’nın başkenti Lübliyana’yı merak ettiğini söylediğinde otelden yaklaşık 230 kilometre uzakta olduğunu görünce seni mi kıracağım gidelim dedim. Artık bu yolculukta yaptığım kilometrelerden olsa gerek, 200-300 kilometre bana kısa mesafe gibi gelmeye başlamıştı. Zaten günün büyük kısmı yolda geçeceği için en azından kızımın da gönlü olur hem de bir ülke daha görürüz diye düşünerek rotayı Lübliyana’ya çevirdik.

İtalya’nın tarihi dokusu ve canlılığından sonra, Slovenya sınırına girdiğimiz anda bizi karşılayan şey huzur ve sakinlik oldu. Yeşilin onlarca tonuyla örtülmüş tepeler ve tertemiz yollar, bizi adeta başka bir dünyaya götürdü.

Dikkatimizi çeken ilk şey, yol kenarındaki otların bile özenle biçilmiş olmasıydı. İlk başta bunun belediye hizmeti olduğunu düşündük, ancak yol boyunca her evin bahçesi ve çevresindeki yolların aynı özenle bakıldığını görünce, bu düzenin bir kültür, hatta belki de yasal bir zorunluluk olduğunu hissettik.

Biz Ljubljana’yı gezmek üzere yola çıkmamıza rağmen hava bizim için farklı planlar yapmıştı. Meşhur Ejderha Köprüsü’nü (Dragon Bridge) geçip arabamızı park ettikten kısa bir süre sonra aniden yoğun bir dolu yağışı başladı. Herkes kaçışırken biz de kendimizi hemen aracımıza attık. Arabayı korunaklı bir yere çekmeye çalışsak da dolu kesilince yerini şiddetli ve aralıksız bir yağmura bıraktı. Ljubljana’yı gezmek için 230 kilometre yol gelmiş ama arabanın içinde mahsur kalmıştık. Hava durumunu kontrol ettiğimizde yağmurun devam edeceğini gördüğümüzde, kısmet değilmiş diyerek Hırvatistan’a doğru yola koyulmaya karar verdik.

Sınır kapısına vardığımızda ise aksilikler peşimizi bırakmadı. Sistem çalışmadığı için yaklaşık 70 kilometre uzaklıktaki daha küçük bir sınır kapısına yönlendirilmiştik. Başka çaremiz olmadığı için geri dönüp kötü hava koşullarında ilerlemeye devam ettik, sınır kapısına vardığımızda hava tamamen kararmıştı. Burada da tekrar başlayan dolu yüzünden görevlinin bizi yönlendirmesi üzerine üstü kapalı ve sıkış tıkış olan alanda bekleyen araçların arasına girip dolunun geçmesini bekledik. Dolunun yerini yağmura bırakmasıyla tekrar yola koyulduk ancak birkaç defa daha doluya yakalanarak, üstü kapalı alanlarda veya tehlikeli olmasına rağmen ağaçların altında korunmaya çalışarak ilerleyebildik.

Zadar’a yaklaşırken hava sonunda normale döndü ve gece yarısı kalacağımız eve ulaşabildik. Genç bir çiftin işlettiği bu daireye vardığımızda, ev sahibimizin bizi beklemek için geç saate kadar ayakta kalmış olduğunu görmek ayrıca mahcup etti. Slovenya’nın sakinliğinde başlayan yolculuğumuz, tahminimizden çok daha yorucu ve zorlayıcı geçmişti. Aslında doğrudan Venedik’ten Zadar’a geçsek, yaklaşık altı saatlik bir yolculukla gündüz saatlerinde burada olabilirdik. Ancak yol üzerinde aniden Lübliyana’ya uğramaya karar vermemiz, ardından gelen dolu ve yağmur nedeniyle yaşadığımız aksilikler, vardığımızda tüm enerjimizi tüketmişti. Bazen yol, planlardan bağımsız kendi akışını belirliyor. Bu kez de öyle oldu. Yaşadıklarımız o an için bizi yorsa da hepsi bu yolculuğun bir parçasıydı. Zorlu bir günün ardından iyi bir uyku hepimize iyi gelecekti.

Sabah uyandığımızda ilk iş, gece fark edemediğimiz evi ve çevresini keşfetmek oldu. Bahçe içinde yer alan iki katlı evin üst katında kalıyorduk. Küçük ama şık ve modern döşenmiş dairemiz, denize sadece 100 metre mesafedeydi. Çevre, sakin bir yazlık kasaba havası taşıyordu. O sabah, evin huzurlu atmosferi ve çevrenin dinginliği, önceki günün stresini unutturur gibiydi. Bu sakinliği hissettikçe, burada sadece bir gün kalmanın aceleci bir karar olacağını fark ettik. Kısa sürede çok fazla yeri gezmek elbette keyifliydi ama artık bu tempoyu sürdürmekte zorlanmaya başlamıştık.

Bu nedenle, Zadar’da bir gün daha kalıp burada biraz vakit geçirip dinlenmeye karar verdik. Yolculuğun son günlerinde böyle bir mola hepimize iyi gelecekti. Elbette bu karar, bazı rotalarımızdan vazgeçmemizi de gerektirdi. Başlangıçta Türkiye’ye Arnavutluk üzerinden dönmeyi planlıyorduk. Ancak bu bölgeyi hakkıyla gezmek için yeterli zaman kalmadığını fark edince, bu rotayı bir sonraki seyahate bırakıp Saraybosna ve Karadağ üzerinden geçecek yeni bir güzergah belirledik. Açıkçası kaldığımız evde geçirdiğimiz her an, eve dönme isteğimi biraz daha güçlendiriyordu. Üstelik izin sürem de sona yaklaşıyordu. Eve vardığımızda en azından bir gün dinlenme fırsatım olsun istiyordum. Bu yüzden burada biraz toparlanmak ve öyle yola devam etmek en doğrusu olacaktı.

Kararı netleştirdikten sonra, kahvaltılık bir şeyler almak için eşimle birlikte yakındaki bir markete gittik. Hırvat kunası ile Türk lirası arasında belirgin bir kur farkı olmadığından, ürünlerin etiketlerinde yazan fiyatları neredeyse TL gibi okuyarak alışveriş yapıyorduk. Bazı ürünler bize pahalı gelse de güzel bir ev kahvaltısını çok özlemiştim. O yüzden bir an önce alışverişi tamamlayıp eve dönmek istiyordum.

Alışverişin ardından eve dönüp güzel bir kahvaltı yaptık. Ardından ev sahibimizin önerisiyle Zadar’ı gezmek ve Adriyatik Denizi’nde yüzmek için Kolovare Plajı’nı tercih ettik. Burası bildiğimiz halk plajlarından biriydi, şezlong yoktu, herkes kendi havlusunu serip güneşleniyordu. Biz de denize yakın bir alan bulup havlularımızı serdik. Çakıl taşlarıyla kaplı zeminde, havlu tek başına yeterince rahat değildi, çantalarımızla destekleyerek oturduğumuz alanı biraz daha konforlu hale getirmeye çalıştık.

Denizin içi de dışarısı gibi taşlıktı. Kıyıdan biraz ilerledikçe daha iri ve sert taşlar başlıyordu. Eşim dışında hiçbirimiz deniz ayakkabısı kullanmadığımız için taşlardan nasibimizi almıştık. Kıyıya yakın da olsak, mümkün olduğunca yere basmadan yüzmeye çalışıyorduk.

Gün boyunca hava sıcaktı ama hafif bir rüzgar vardı. Denizdeyken bu serinlik hoş bir his verse de sudan çıkınca insanı üşütüyordu. Deniz biraz dalgalıydı fakat Karadeniz’de yüzmeye alışkın biri olarak bunları pek dalga olarak saydığımı söyleyemem. Dalgaların sakinliğinde, karşımızdaki adaların koruyucu etkisi olduğu belliydi.

Plajdan denize bakarken, karşı kıyıda uzanan Ugljan Adası nefis bir manzara sunuyordu. Yeşil tepelerin denizin mavisiyle birleştiği görüntü, o anı daha da huzurlu hale getiriyordu. Burada geçirdiğimiz zaman, tempolu seyahatin ardından bize iyi gelen bir mola oldu.

Plajda geçirdiğimiz keyifli saatlerin ardından eve dönüp duş aldık, üzerimizi değiştirip akşam için tekrar Zadar merkeze gitmeye karar verdik. Önce şehirde bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Ardından aracımızı park edip sahil boyunca yürüyüşe çıktık. Gün batımının ardından sahil daha da hareketlenmişti.

Yürüyüş yolunun sonunda, Zadar’ın en bilinen noktalarından biri olan “Güneş’e Selam” (Greeting to the Sun) isimli alana geldik. Güneş enerjisiyle çalışan ve zemine gömülü LED panellerden oluşan bu büyük dairesel yapı, akşam saatlerinde ışıklarla birlikte rengarenk bir görsel şölen sunuyordu. Zemindeki desenler çocukları cezbediyor, insanlar fotoğraf çektirmek için sıraya giriyordu. Biz de bir süre oturup hem etrafı izledik hem de bu ilginç yapının yarattığı atmosferin keyfini çıkardık.

Bu alanın hemen yakınında, Zadar’ın bir başka özel yapısı olan “Deniz Orgu” (Sea Organ) yer alıyordu. Kıyıya entegre edilmiş borular sayesinde, deniz dalgalarının hareketiyle doğal sesler üreten bu tasarım, oldukça farklı ve dikkat çekiciydi. Biz de oradaki birçok kişi gibi taşlara oturduk ve dalgaların ritmine eşlik eden o kendine has sesleri dinledik. Bu yapı, bir müzisyenin notalara sadık kalarak çaldığı bir eser gibi sistematik bir melodi üretmese de modern tasarım ile doğanın uyumu içinde ortaya çıkan sesler oldukça özel ve benzersizdi. Kendi doğallığında gelişen bu sesler, her an değişken ama bir o kadar da etkileyiciydi.

Adriyatik kıyılarındaki büyük ve kıyıya yakın adaları, okul yıllarındaki coğrafya derslerinden hatırlıyordum. Ege Denizi gibi Adriyatik’in de bu özelliğiyle bilindiğini bilsem de burada bizzat görmek bambaşkaydı. Araba kullanırken, plajda otururken ya da denize girerken karşınızda yükselen koca bir adayı görmek insanın deniz algısını farklılaştırıyor. Sonsuzluk hissi yerini daha tanıdık bir manzaraya bırakıyor. Ufuk çizgisini kaplayan kara parçaları, denizi bir göl gibi gösteriyor. Bu durum denizi daha yakın, daha korunaklı ve daha samimi hissettiriyor insana. Hırvatistan kıyılarında bu duyguyu sıkça yaşadık.

Zadar sokaklarında bir süre gezdikten sonra, sanırım ev ortamını özlediğimizden hepimiz eve dönmek istedik. Eve vardığımızda biraz vakit geçirip dinlenmek fikri, herkes için oldukça cazipti.

Ertesi sabah, dinlenmiş ve enerjimizi toplamış şekilde yeni bir güne uyandık. Artık dönüş rotamıza devam etme zamanı gelmişti. Kahvaltımızı yaptıktan sonra eşyalarımızı toparlayıp arabamıza yerleştirdik ve Zadar’a veda ederek bir sonraki durağımıza doğru yola koyulduk.

Zadar’dan ayrılıp Mostar’a doğru ilerlerken, Hırvatistan ile Bosna-Hersek arasındaki farklar daha yolun başında kendini belli etmeye başladı. Hırvatistan tarafında yollar daha bakımlı, yerleşimler ise daha düzenli ve turistik bir görünüme sahipti. Sınırı geçtikten sonra ise manzara değişti. Bazı bölgelerde yolların bozukluğu, evlerin daha eski yapıda olması dikkat çekiyordu. Mostar’a yaklaştıkça çevre canlanıyor, düzen biraz daha toparlanıyordu. Ancak genel olarak, bu bölgedeki ekonomik gelişimin sınırlı kaldığı net şekilde hissediliyordu.

Öğle saatlerinde Mostar’a ulaştık. Girişte bir otoparka arabamızı park ettik. Görevli genç, bizimle oldukça akıcı bir Türkçeyle konuştuğunda şaşırdım ve hoşuma gitti. Sanki bir hemşerimle karşılaşmış gibiydi. Köprü çevresinde nereden hediyelik alınır, nerede yemek yenir gibi tavsiyeler verdikten sonra, Mostar’ın simgesi olan tarihi köprüye doğru yürümeye başladık.

Köprünün çevresindeki çarşı, Arnavut kaldırımlı dar sokaklarıyla birlikte kafeler, butik dükkânlar, el yapımı ürünler ve hediyelik tezgâhlarla doluydu. Önce alt kısıma inerek köprünün en iyi göründüğü noktadan bolca fotoğraf çektik. Alt kısımda, köprüden suya atlayan gençleri izlemek isteyenler toplanmıştı ama biz oradayken kimse atlamadı. Nehrin içinden bakıldığında köprü gerçekten etkileyici görünüyordu. Altından geçen Neretva Nehri hem güçlü akıyordu hem de yeşil-mavi rengiyle göz alıyordu.

Daha sonra köprünün üst kısmına çıktık. Yukarıdan manzarayı izlemek keyifliydi, ancak köprü tahminimden daha yüksek görünüyordu. O sırada bir turist grubuna köprünün tarihini anlatan bir rehber dikkatimi çekti. Ben de onlara yaklaşarak rehberi dinlemeye başladım. Köprünün, 1566 yılında Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından inşa edildiğini; ancak 1993 yılında Bosna Savaşı sırasında Hırvat topçu ateşiyle tamamen yıkıldığını ve 2004 yılında UNESCO denetiminde, aslına uygun şekilde yeniden inşa edildiğini anlattı.

Rehberin anlattıkları, 90’lı yıllarda dünyanın gözü önünde ve Avrupa’nın göbeğinde Bosnalıların uğradığı soykırımı ve yaşanan trajediyi tekrar hatırlattı. O yıllarda sadece bir köprü değil, bir halkın hafızası ve ruhu da yıkılmak istenmişti.

Mostar’dan Karadağ yönüne ilerlerken benzer bir atmosfer devam ediyordu. Yerleşim yerleri genellikle mütevazi ve sadeydi. Yol boyunca geçtiğimiz kasabalarda hayatın oldukça yavaş ve dingin aktığını hissediyorduk. Dağların arasında, geliş gidiş tek şeritli dar bir yolda ilerliyorduk.

Dağın başı diyebileceğimiz bir noktada, bir virajı dönerken üzerlerinde üniforma olan polis ya da asker olduğunu düşündüğümüz birkaç kişi tarafından durdurulduk. Aracımızı yol kenarında bekleyen sivil bir minibüsün yanına çekmemizi işaret ettiler. O an ne olduğunu tam anlayamadım ve kısa bir tedirginlik yaşadım. Söylediklerini yaparak aracı kenara çektim. Görevli belgelerimizi istedi. Pasaportları, araç ruhsatını ve sigorta evrakını sunduktan sonra herhangi bir sorun olmadığını söyleyip yolumuza devam edebileceğimizi belirtti.

Bu kontrolün sebebini anlamaya çalışırken birkaç dakika sonra küçük bir sınır kapısına ulaştık. Anladık ki az önceki kontrol, bu sınır geçişine yönelik bir ön denetimdi. Kapı oldukça dardı ve sadece tek araç geçebilecek genişlikteydi. Önümüzde büyük bir kamyonun bekliyor olması nedeniyle kısa bir kuyruk oluşmuştu. Araçta beklerken klasik bir Türk refleksiyle, duruma bakmak amacıyla dışarı çıkıp kamyona doğru yürümeye başladım.

Kamyonun yanına vardığımda ortak bir dil olmayınca, belki anlaşılır düşüncesiyle İngilizce “truck” diyerek kamyonu işaret ettim. Tam o sırada görevli yüksek sesle “kamion” diyerek şoföre seslendi. Ben de o anda kendimi tutamayıp benzer bir şekilde kamyona seslendim. Kamyon yavaşça hareket etti ve araç kuyruğu da ilerlemeye başladı. Ben de hemen aracımıza döndüm ve sınır kapısı işlemlerimizi tamamlayarak Karadağ tarafına geçiş yaptık.

Karadağ’a geçtikten sonra yaşadığımız en büyük sıkıntılardan biri, navigasyonun düzgün çalışmamasıydı. Google Haritalar üzerinden adres girip rota oluşturamıyor, sadece konumumuzu gösteren küçük mavi noktaya bakarak nerede olduğumuzu anlamaya ve yönümüzü tahmin etmeye çalışıyorduk. Adeta eski usul bir yolculuk yapar gibiydik.

Navigasyon sorunu yalnızca yön bulmayı değil, varış süresini öngörmeyi de oldukça zorlaştırıyordu. Harita üzerinde kısa gibi görünen mesafeler, yolların dar, virajlı ve dağlık olması nedeniyle beklediğimizden çok daha uzun sürüyordu. İç kesimlere ilerledikçe yol koşulları daha da zorlaştı. Bazı tüneller yalnızca kayalardan oyulmuştu ve ışıklandırma yoktu. Sık sık yokuş yukarı çıkıyor, ardından aynı eğimle inişe geçiyorduk. Yol tabelaları ise oldukça yetersizdi. Gün batımıyla birlikte ilerlemek daha da güçleşti.

Gece karanlığında, çevrede ışık olmayan ıssız yollardan geçtik. Uzun süre başka araç görmediğimiz oldu; bazen de önümüze çıkan bir kamyonu sollamak için kilometrelerce beklemek zorunda kaldık. Navigasyon desteği olmadığından, bazı yolların nereye çıktığını anlamak bile zaman alıyordu. Bazen yanlış bir yola sapıp birkaç kilometre gittikten sonra geri dönmek zorunda kalıyor hem zaman kaybediyor hem de daha çok yoruluyorduk.

Tüm bu şartlar yolda kalma ihtimalini akla getiriyor ve özellikle çocuklarla seyahat ederken bu bilinmezlikler daha da stresli hale geliyordu. Tek düşüncemiz, bir an önce ışıklı, yerleşik bir bölgeye ulaşmaktı. Karadağ geçişi sadece fiziksel değil, zihinsel olarak da bizi oldukça yıpratmıştı.

Yola çıkarken planımız Üsküp’te konaklamaktı ama bir türlü oraya ulaşamıyorduk. Seyahatin başlarında Avrupa’daki otoyol ücretlerinden yakınırken, artık otoyol görmek için can atar hale gelmiştim. Navigasyon olmadan Sırbistan sınır kapısına ulaştık. Ancak ülke değişse de coğrafya pek değişmemişti. Yine aynı dar, virajlı ve yorucu yollarda yolculuk yapıyorduk. Üsküp halen yaklaşık 400 kilometre uzaktaydı ve saat geceyi geçmişti. Bu şartlar altında Üsküp’te konaklamanın mantıklı olmayacağını düşünsem de yola devam ediyordum.

Sınırdan geçtikten yaklaşık 200 kilometre sonra nihayet bir otoyola ulaştık. O anki sevincimi tarif edemem. Neredeyse arabadan inip asfaltı öpecektim. Otoyola girince büyük bir rahatlama hissettim ama artık rotamız Üsküp mü, başka bir yer mi, açıkçası ben de bilmiyordum. Yorgun olmama rağmen sürmeye devam ettim. Seyahat boyunca çocuklar genelde arka koltukta uyuyordu. Eşim genellikle bana eşlik ederdi ancak bu kez o da yorgunluğa dayanamayarak uykuya dalmıştı.

Tüm yolcular uyurken ben direksiyon başında Makedonya sınırına ulaştım. Sınırı geçtikten sonra araçtaki herkes uykusuna devam etti. Rotanın yönüne karar verme tamamen bana kaldığı için fazla düşünmeden Yunanistan yönüne devam etmeye karar verdim. Sabah saatlerinde Yunanistan sınırına ulaştığımızda eşim uyanıp “Neredeyiz?” diye sordu. “Yunanistan’a geldik” dedim. “Eve mi dönüyoruz?” sorusuna “Evet” cevabını verdiğimde, yüzündeki gülümseme bana yorgunluğumu unutturdu.

Elbette önümüzde halen yaklaşık 9 saatlik bir yol vardı ama uzun yol tecrübesi olan biri olarak bunu pek dert etmiyordum. Üstelik artık hava tamamen aydınlanmıştı ve yolda durup dinlenecek yerler vardı.

Bir süre sonra Selanik merkezini geçip, yolculuğun başında ters yönde geçtiğimiz ana yola bağlandık. Detaylarını net hatırlamasam da daha önce geçtiğim bir rota olması nedeniyle kendimi oldukça rahat hissediyordum. Yol üzerinde birkaç noktada mola verip dinlendikten sonra nihayet sınır kapısına ulaştık ve Türkiye’ye giriş yaptık. Keşan’da kısa bir mola verdikten sonra İstanbul’daki evimize doğru son etaba başladık ve saat 15:00 civarında evimize ulaşmıştık.

Böylece yolculuğun son adımını da tamamlamış olduk. Bu dolu dolu geçen Avrupa seyahatine dair bir değerlendirme yapmam gerekirse,

Avrupa rotamız boyunca kısa sürede birçok yeri görme fırsatı bulduk. Her sabah başka bir şehirde uyanmak, farklı kültürleri tanımak ve yepyeni manzaralarla karşılaşmak hem öğretici hem de keyifliydi.

Yola çıkarken izin süresini en verimli şekilde değerlendirip, olabildiğince çok yeri görebilmeyi hedeflemiştik. Bu sayede zengin bir deneyim yaşadık ama ziyaret ettiğimiz birçok şehirde yalnızca en bilinen noktaları görebildik. Oysa bazı şehirler, kendi başlarına bir haftalık keşfi hak ediyordu. Belki bir gün yeniden gidip, o sokakları daha detaylı gezme fırsatımız olur.

Yazılarda da belirttiğim üzere yolculuk sırasında bazı planları değiştirmek durumunda kaldık. Kimi zaman rotamızdan sapıp yeni yönlere ilerledik, kimi zaman da hiç durmadan devam etmeyi tercih ettik. Bu kararlar kimi zaman zorlasa da yolculuğa spontane ve daha özgür bir hava kattı. İstanbul gibi planlı yaşamanın zorunlu olduğu bir şehirde yıllarca yaşadıktan sonra, bu esneklik duygusu bize iyi geldi.

Eğer birkaç aylık süremiz ve bir karavanımız olsaydı, bu yolculuk çok daha farklı bir deneyime dönüşebilirdi. Ama bu seyahatte hedefimiz, sınırlı bir zaman diliminde en fazla yeri görmekti. Ve bunu büyük ölçüde başarmıştık.

Yolda olmak, yeri geldiğinde planlardan sapmak, bazen yorulmak ama her şeye rağmen birlikte olmak… Sanırım bu seyahatin asıl güzelliği de tam burada saklıydı ve şimdi dönüp baktığımda, içimden sadece bir cümle geçiyor,

“İyi ki bu yolculuğu yapmışız.”

Yorum bırakın

“Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerek.”

~ Hz. Mevlana