Biliyorum, başlık çok klişe ama bu benim gerçeğim.

Hayatta öyle anlar vardır ki, bize yaşamın ne kadar kırılgan ama aynı zamanda değerli olduğunu derinlemesine hissettirir. Benim için bu an, 2015 yılının sıcak bir yaz gününde, babamı kaybettiğimde başladı. O güne kadar sağlığımla ilgili pek kaygı duymamıştım, içten içe “bana bir şey olmaz” diye düşünüyordum belki de. Ancak babamın kaybı, beni kendime dönmeye, sağlığımın önemini anlamaya ve eşimle çocuklarımı düşünerek sağlığım için adımlar atmaya zorladı.

Babamın vefatından kısa bir süre sonra check-up yaptırmaya karar verdim. Eylül 2015’te yapılan kontrollerde her şey yolunda görünüyordu, ancak ultrason sonuçlarında karın boşluğumda bir kitle fark edildi. O an, hayatımda bir şeylerin değişeceğini ve uzun, zorlu bir yola adım atacağımı hissettim. Ancak bu durumu kabullenmek ve gerçekle yüzleşmek kolay olmadı, gereken adımları atmak neredeyse bir yılımı aldı. Korkuyordum fakat bu korkuyu belli etmek istemiyordum. Randevuları sürekli erteliyor, sorun yokmuş gibi davranıyordum.

Yaklaşık bir yıl sonra, ailemin desteğiyle bu durumu kabullenip uzman bir doktora kendimi emanet ettim. Ağustos 2016’da ilk ameliyatımı oldum, içimde taşıdığım yükten kurtulduğumu sanıyordum, ancak patoloji sonuçları iyi çıkmadı ve Ekim ayına kadar yapılan tetkikler sonucunda ikinci bir ameliyat daha olmam gerektiği ortaya çıktı. Bu kısacık dönem, hayatımın en zor zamanlarıydı. İçime kapanmış ve sevdiklerimi çok üzmüştüm. Her ameliyat, her tedavi süreci, fiziksel acılarla birlikte derin psikolojik etkiler de bırakıyordu ama hayata dair farkındalığım giderek artıyordu.

2016-2020 yılları arasında yedi ameliyat geçirdim. Her biri bana, hayatta olmanın, gülmenin ve mutlu olmanın kıymetini daha çok hissettirdi. Kendime şunu dedim: “Bu hayatta en önemli şey aslında benim. Yaşıyorsam ve gülebiliyorsam, mutluyum demektir. O halde yeniden doğmuş gibi hayata sarılmam ve yeniden başlamam gerek.”

Bu farkındalıkla aslında hayata borçlu olmadığımı, aksine benim hayattan alacaklı olduğumu hissettim. Ertelemek yerine, her anı dolu dolu yaşamak gerektiğini daha iyi kavradım. Ailem ve sevdiklerimle daha fazla vakit geçirmeye başladım. Birlikte yaptığımız her seyahat ve kalabalık tatiller, aramızdaki bağların güçlenmesini sağladı. Bu anlarda, hayatıma kattıkları değeri yeniden keşfederek onlara şükran duydum.

Omurgamda 21 platin olmasına rağmen kayak ve rafting gibi aktiviteleri yapmaktan geri durmadım. Bazıları için tehlikeli sayılabilecek bu aktiviteler, benim için doğayla bütünleşmenin, temiz havayı içime çekmenin, hayatın güzelliklerini seyredip kendimi yeniden bulmanın bir yolu oldu.

Bu bakış açısıyla birlikte bir kedi sahiplendik ve ona evimizi açtık. Bize tarif edilemez bir mutluluk ve huzur getirdi, dünyadaki tek canlının insan olmadığını derinden hissetmemi sağladı. Minik dostumuz sayesinde yaşamı paylaştığımız her varlığa karşı daha hassas bir bakış açısına sahip oldum.

Tüm bu yaşadıklarım ve Pandemi sürecinde yaşadığımız kapanmalar, belirsizlikler ve kayıplar  bana hayatta atılan her adımın, kurulan her bağın ve her anın dolu dolu yaşanmasının ne kadar önemli olduğunu öğretti. Her şey, önce kendini sevmek, gülmek ve her anın, her deneyimin kıymetini bilmekle başlıyor. Yeniden doğuş dediğimiz şey, aslında içimize bakmak ve yaşadığımızı fark etmekle oluyor.

Bu yazıyı, yaşamanın değerini fark etmekte geç kalan ama asla pes etmeyenler için kaleme aldım. Unutmayın ki yaşam bizlere sunulmuş bir armağandır. Her anınızı yürekten hissederek yaşamanız dileğiyle.

Yorum bırakın

“Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerek.”

~ Hz. Mevlana