Pendikte balık tutan bir kişinin bir kediye tekme atıp denize fırlattığı görüntüleri izlediğimde içimde oluşan öfkeyi, aklıma ve ağzıma gelenleri burada yazmam yakışık almaz. Bu ülkede, bu şehirde, bu kadar insanın içinde bir canlının bu kadar kolay yok sayılabilmesini anlamıyorum ve yaşananlardan bir insan olarak utanç duyuyorum.
Bu görüntüler bana benzer bir duyarsızlığı yaşadığım başka bir olayı hatırlattı.
2024 yılı Ağustos ayında oğlum ile birlikte işten eve dönerken Avrasya Tünelini kullanarak sahil yoluna bağlanmıştık. Daha sonra bir yere uğramak için sahil yolundan Aksaray yönüne saptık ve yoğun trafiğin içine girdik.
Trafikte ilerlerken yolun sol tarafındaki orta refüjde duran bir martı dikkatimizi çekti. Bir kanadı kırılmıştı ve aşağı doğru sarkıyordu. Nefes alış verişinden acı çektiği çok belliydi. Muhtemelen bir aracın çarpması sonucu bu hale gelmişti. Uçamıyor, kaçamıyor, trafiğin ortasında öylece duruyordu.
Martının bir metre kadar ilerisinde bir adam vardı ve telefonla konuşuyordu. Sanki martının başında bekliyordu ama bir şey de yapmıyordu. İş çıkış saati olduğu için trafik yoğundu ve aracı durdurup kenara çekebileceğimiz bir alan yoktu. Ancak görmezden gelmek de mümkün değildi. Bu nedenle belediyenin veterinerlik hizmetlerini aramaya karar verdik. Oğlum ilgili belediyenin Veteriner İşleri Müdürlüğünün numarasını buldu ve aradık.
Bağlandığımız görevliye durumu anlattık. Bizden adres bilgisi istedi, cadde ismini ve martının bulunduğu yeri tarif ettik. Bir süre sonra veteriner ekipteki görevli bizi arayarak 10–15 dakika içinde orada olacaklarını söyledi. Martının durumu ve tam yerini netleştirmek için bazı sorular sordu. Trafikte ve araç içinde olduğumuzu, bu nedenle başında duramadığımızı ancak gördüğümüz andaki durumunu ve bulunduğu yeri tarif ettik. Martıyı fark ettiğimiz zaman ile ekip tarafından geri aranıp bilgilendirildiğimiz zaman arasında yaklaşık 30 dakikayı aşan bir süre geçmişti. Görevli, ihbarın doğru olup olmadığını teyit etmek amacıyla bu soruları sorduklarını belirtirken, bu martı için bizim dışımızda sadece bir kişinin daha aradığını söyledi. Büyük ihtimalle o kişi, martının hemen ilerisinde duran adamdı.
Telefonu kapattıktan sonra bizim dışımızda sadece bir kişinin daha aramış olduğunu duymak içimi acıttı. Aksarayın ortasında, bir sürü esnafın, binlerce insanın ve yüzlerce aracın geçtiği bir yerde, İstanbulun simgesi haline gelmiş bir kuş için, en temelde bir can için yalnızca iki telefon açılmış olması kabul edilebilir bir durum değildi. Sorun yalnızca ihbar sayısının az olması değildi. Asıl sorun, bu durumun kimseye tuhaf gelmemesi ve “nasıl olsa birisi arar” düşüncesinin artık normalleşmiş olmasıydı.
Ülkemizi ya da bu şehri seviyoruz demekle sevmiş olmuyoruz. Martılarla simit atmak, fotoğraf çekilmek, kedi ve köpeklerin başını okşayıp sokakta mama vermek, ağaç görünce sadece gölgesine sığınmak yeterli değil. Asıl mesele, zarar gördüklerinde, yardıma ihtiyaç duyduklarında ne yaptığımız.
Kendimiz dışındaki her şeye kör ve duyarsız olmamız, merhameti yük, sorumluluğu başkasının işi saymamız bizi insanlıktan uzaklaştırıyor. Oysa yaşadığımız topraklarda, üzerindeki her canlıyla birlikte var olduğumuzu unutmamak ve bunu anladığımız ölçüde insan kalabilmek mümkün.
O martının durumunu öğrenmek için birkaç kez aradım ancak bir bilgi alamadım. İyileşti mi, iyileşmedi mi bilmiyorum, umarım iyileşmiştir. Ama şundan eminim ki bu acımasızlık ve kayıtsızlık devam ettikçe, bir gün etrafımıza baktığımızda kaybettiğimiz şey bir martıdan ya da kediden çok daha fazlası olacak.
Dip not: Bu duyarlılığı gerçekten yaşayan, emek veren ve sorumluluk alan insanları ayrı tutuyorum. Sizlerin varlığı umut veriyor. İyi ki varsınız.

Yorum bırakın